Okunması gereken kitaplar

Okunması gereken kitaplar

  04 Ocak 2017

  264 Okunma

Herkesin mutlaka okuması gereken, kitaplığında bulunması gereken kitaplar listelenmektedir.

  • Beğen
    3
9.0PUAN
Kürk Mantolu Madonna
"Her gün, daima öğleden sonra oraya gidiyor, koridorlardaki resimlere bakıyormuş gibi ağır ağır, fakat büyük bir sabırsızlıkla asıl hedefine varmak isteyen adımlarımı zorla zapt ederek geziniyor, rastgele gözüme çarpmış gibi önünde durduğum "Kürk Mantolu Madonna"yı seyre dalıyor, ta kapılar kapanıncaya kadar orada bekliyordum."

Kimi tutkular rehberimiz olur yaşam boyunca. Kollarıyla bizi sarar.Sorgulamadan peşlerinden gideriz ve hiç pişman olmayacağımızı biliriz.
Yapıtlarında insanların görünmeyen yüzlerini ortaya çıkaran Sabahattin Ali, bu kitabında güçlü bir tutkunun resmini çiziyor. Düzenin sildiği kişiliklere, yaşamın uçuculuğuna ve aşkın olanaksızlığına (?) dair, yanıtlanması zor sorular soruyor.

Türk edebiyat dünyasının en önemli yazarlarından biri olan Sabahattin Ali'nin unutulmaz eserlerinden biri olan Kürk Mantolu Madonna herkesin mutlaka okuması gereken mükemmel bir kitap.

Aşk her zaman hayatımızın kaçınılmaz bir öğesidir ve bazen öyle bir tutkuya dönüşür ki gözlerimiz başka bir şey görmez ve her şeye rağmen tutkularımızın peşinden gider hayatın içinde bir kuru yaprak gibi sürüklenip dururuz.

Kürk Mantolu Madonna kitabı da aşka olan tutkuyu en mükemmel anlatan roman kitaplarından bir tanesi.

Sıra dışı bir aşk hikayesidir “Kürk Mantolu Madonna"

Kürk Mantolu Madonna Roman Özeti

Rasim 25 yaşlarındayken çalıştığı işinden kovulur. Birçok yerde iş bakar, ama bulamaz. Ona iş bulması için arkadaşı Hamdi’den rica eder. Çünkü tek çare o’dur. Hamdi de, onu kendi bürosunda işe alır. Maaşı azdır, ama Rasim buna mecbur olduğu için boyun eğer.

İşinin ilk gününde ona tahsis edilen odada Raif adlı bir beyin olduğunu öğrenir. Herkes Raif Bey için “sessiz, hiç konuşmaz, yıllardır buradayım ama onun hiç konuştuğunu görmedim, yaptığı Almanca çeviriler de son derece kötü” gibi yorumlar yapar. Bu Rasim’in kafasını karıştırır ama kulak asmaz. Raif Bey’le tanışırlar. Ama dendiği gibi kendisi iş dışında hiç konuşmaz. Ama Rasim’de, Raif Bey’e karşı bir sempati oluşmuştur. Çizgili suratında birçok yaşanmışlığın olduğunu düşünür.

Arkadaşı Hamdi, Raif Bey’e sürekli çeviriler vermekte, Raif Bey’de kısa sürede tamamlamaktadır. Genelde herkes, Raif Bey’i azarlar, bağırıp çağırırlar ama Raif Bey hep sessiz kalır. Yüzünde hiçbir durumda sevinç, üzüntü veya şaşkınlık oluşmaz. Bu durum karşısında zamanla Rasim’de onun çekilmez biri olduğunu düşünmeye başlar.

Rasim, Raif Bey’in sürekli çekmeceden çıkarıp gizlice okuduğu bir defter olduğunu görür ve bunu ona sorar. Raif Bey “önemsiz” diyerek onu geçiştirir. Bir gün Raif Bey’in bir çeviri yapması gerekir ama hastalığından dolayı iş yerinde olmadığı için işleri evine Rasim götürür. O zaman, ailesini de tanımış olur ve Raif Bey’in cidden zor bir hayatı olduğuna kanaat getirir.

Bayağı kalabalık bir ailesi vardır ve çok baskıcılardır. Rasim, bunu kapıdan girer girmez anlar. Raif Bey’in üzerinde bir hakimiyet kurmuş gibilerdir. Her işlerini ona yaptırırlar. Ama zavallı Raif Bey’in hiç sesi çıkmaz. O günden sonra Raif Bey ve Rasim, çok iyi anlaşırlar. Beraber alışveriş yaparlar, sohbet ederler, birbirlerine misafir olurlar. Son zamanlarda Raif Bey’in hastalıkları iyice sıklaşmış durumdadır. “Sürekli evden çıkıp gidiyor, hiç kendine dikkat etmiyor, çok ince giyiniyor” diye yakınır kızı. Son hastalığı çok ağırdır Raif Bey’in. Ölüm derecesine gelmiştir. Rasim’i çağırıp o defteri getirmesini ve yakmasını söyler. Ama Rasim merakına yenilip okumaya başlar…

O yıllarda Raif Bey gençliğinde de çok sessiz, arkadaşı olmayan, insanlarla konuşamayan, mülayim bir gençtir. Ama içinde fırtınalar kopmaktadır. “Avrupa’yı merak ediyorum” der defterin her sayfasında. Bir gün eline Avrupa’ya gitme fırsatı geçmiştir. Babası sabuncudur ve Raif’e “Almanya’da işçiler aranıyormuş, oraya git bir sabun fabrikasına gir” der. Raif Bey’de dediğini yapar. Bir pansiyon kiralar ve hayatına burada devam etmeye başlar. Babasının dediği gibi bir sabun fabrikasına girer. İşi rahattır. Sonra bir gün caddede gezerken, bir resim sergisi olduğunu görür. Gayri-ihtiyari içeri girer. Resimleri incelerken çok sıradan olduklarını düşünür. Ta ki, Maria Puder’in Kürk Mantolu Madonna resmine kadar…

Bu resim Raif Bey’de çok büyük etki uyandırır. Adeta aşık olur. Kitap okurken, yemek yerken, işteyken… Hep o resmi düşünür (Resim, Maria Puder tarafından çizilmiş bir otoportredir). Raif Bey, her gün o sergiye gitmekte, sergi kapanana kadar o resmi incelemektedir. O kadar sık gider ki, artık oradaki çalışanlar, Raif Bey’e aşina olmuşlardır. Bir gün Raif Bey, gene dikkatle o resmi izlerken, bir kadın ona sokulup fikrini sorar ama Raif Bey ilgilenmez. Halbuki o kadın, Kürk Mantolu Madonna’nın ta kendisidir. Maria Puder, feminist ve erkeksi bir kadındır. Çok uçarıdır ve canı ne isterse onu yapar.

Bir gece Raif Bey yolda yürürken, bir kadın görür. Kürk Mantolu Madonna’sına benzetir ve peşinden gider ama yakalayamaz. Sonraki gece, aynı yerden geçer hissiyle orada beklemeye başlar ve cidden geçer de. Bu sefer takip eder ve bir gece kulübü olan Atlantis’e girdiğini görür. Peşinden o da girer. Atlantis’te keman çalan, şarkı söyleyen bir kadın olduğunu görür Maria’nın. Gösteri bitince Maria, Raif’in masasına oturur. Ve arkadaşlıkları burada başlar. Beraber birçok şey yaparlar. Yemek yemeye, sinemaya, ormana, botanik bahçelere giderler. Birlikte olurlar. Çok güzel günler geçirirler birlikte. Maria her seferinde Raif’e umutlanmaması gerektiğini, kimseye güvenemediği için sevemediğini söyler. Ama Raif onu kendine aşık edeceğine hep inanmıştır. Ve Maria’da Raif’in bu naif kişiliği karşısında daha fazla dayanamaz ve kendini Raif’in kollarına bırakır. Birbirlerine sırılsıklam aşıktırlar.

Sonra bir gün Raif’e; “Baban öldü, çabuk gel” diye bir telgraf gelir. Bunun üzerine Raif, babasının yanına, Türkiye’ye döner. Maria’yla planlar yapmışlardır. Türkiye’deki işleri yoluna koyup, işleri devralıp gelecektir. Ancak işleri biraz uzar. Maria’yla mektuplaşmaları devam etmektedir. Ancak, Maria’nın mektupları birden kesilir. Aylarca cevap alamayan Raif, merak edip Almanya’ya gider. Komşusu Maria’nın amansız bir hastalığa yakalanıp öldüğünü söyler. Bunu duyan Raif’in hayatı kararmıştır. O günden sonra hayatı hiçbir zaman yoluna girmemiş, başkaları tarafından yönetilmiş bir hayatı olmuştur. Yıllar sonra, Ankara’da Maria’nın kuzeniyle karşılaşır. Yanında bir de kız çocuğu vardır. Maria’nın kuzeni, bu çocuğun Maria’nın olduğunu ve babasının bir Türk olduğunu ama kim olduğunu bilmediklerini söyler. Sonra trenin zili çalar ve küçük kız trene binip uzaklaşır.

Rasim, defteri geri vermek için Raif Bey’in evine gider, ancak Raif Bey çoktan ölmüştür. İşyerine, Raif Bey’in masasına gider, defteri açar ve tekrardan okumaya başlar…
Detay
  •   Tür : Aşk – Romantik, Roman, Çok Okunan
  •   Okundu: 1887
  •   81
      2
  •   Sayfa : 160
  •   Yayın : 2014
  •   0
  Puanı :9.0/ 10
8.4PUAN
Uçurtma Avcısı

Emir ve Hasan, Kabil'de monarşinin son yıllarında birlikte büyüyen iki çocuk... Aynı evde büyüyüp, aynı sütanneyi paylaşmalarına rağmen Emir'le Hasan'ın dünyaları arasında uçurumlar vardır: Emir, ünlü ve zengin bir işadamının, Hasan ise onun hizmetkârının oğludur. Üstelik Hasan, orada pek sevilmeyen bir etnik azınlığa, Hazaralara mensuptur.

Çocukların birbirleriyle kesişen yaşamları ve kaderleri, çevrelerindeki dünyanın trajedisini yansıtır. Sovyetler işgali sırasında Emir ve babası ülkeyi terk edip California'ya giderler. Emir böylece geçmişinden kaçtığını düşünür. Her şeye rağmen arkasında bıraktığı Hasan'ın hatırasından kopamaz.

Uçurtma Avcısı arkadaşlık, ihanet ve sadakatin bedeline ilişkin bir roman. Babalar ve oğullar, babaların oğullarına etkileri, sevgileri, fedakârlıkları ve yalanları... Daha önce hiçbir romanda anlatılmamış bir tarihin perde arkasını yansıtan Uçurtma Avcısı, zengin bir kültüre ve güzelliğe sahip toprakların yok edilişini aşama aşama gözler önüne seriyor.

Uçurtma Avcısı'nda anlatılan olağanüstü bir dostluk. Bir insanın diğerini ne kadar sevebileceğinin su gibi akıp giden öyküsü...

Detay
  •   Tür : Edebiyat, Roman, Çok Okunan
  •   Okundu: 2156
  •   29
      1
  •   Sayfa : 375
  •   Yayın : 2004
  •   0
  Puanı :8.4/ 10
2.0PUAN
14. Suç ve Ceza
Fyodor Mihayloviç Dostoyevski (1821-1881): İlk romanı İnsancıklar 1846'da yayımlandı. Ünlü eleştirmen V. Belinski bu eser üzerine Dostoyevski'den geleceğin büyük yazarı olarak söz etti. Ancak daha sonra yayımlanan öykü ve romanları, çağımızda edebiyat klasikleri arasında yer alsa da, o dönemde fazla ilgi görmedi. Yazar 1849'da I. Nikola'nın baskıcı rejimine muhalif Petraşevski grubunun üyesi olduğu gerekçesiyle tutuklandı. Kurşuna dizilmek üzereyken cezası sürgün ve zorunlu askerliğe çevrildi. Cezasını tamamlayıp Sibirya'dan döndükten sonra Petersburg'da Vremya dergisini çıkarmaya başladı, yazdığı romanlarla tekrar eski ününe kavuştu.

Suç ve Ceza Dostoyevski'nin bütün dünyada en çok okunan başyapıtıdır.
Detay
  •   Tür : Diğer - Karışık, Roman
  •   Okundu: 90
  •   0
      0
  •   Sayfa : 704
  •   Yayın : 2006
  •   0
  Puanı :2.0/ 10
8.3PUAN
Şeker Portakalı

Şeker Portakalı 5 yaşındaki Zeze isimli bir çocuğun acı hikayesini anlatıyor. Çok fakir bir ailenin çocuklarından biri olan ve 5 yaşında olmasına rağmen hayal gücü ve zekası çok gelişmiş olan Zeze çok yaramaz bir çocuktur ve o yüzden mahalle için şeytan olarak anılmaktadır. 

Çok meraklı olan ve çevresindeki her şeyi keşfetmeye çalışan bu çocuğun diğer ilginç noktası ise okumayı çok erken çözmesidir. Bu yüzden öğretmeni tarafından sevilen ve Zeze’nin şeytan olmadığı bir tek öğretmeni kendisi gibi sarışın olan ablası inanmaktadır.

Zeze’nin babası işsizdir ve aile bu yüzden büyük bir fakirlik çeker. Taşınmak zorundadırlar ve bu Zeze’ye acı verir. Bu acısını azaltmak içinde Zeze’ben bir şeker portakalı fidanı seçmesi istenir. Zeze’ de bir tane seçer ve kendi ağacı olduğu için ona ilgi gösterir. Fakat bu şeker portakalı fidanının başka bir özelliği daha vardır. O da Zeze ile konuşmasıdır. İkili bu sayede çok iyi arkadaş olur ve Zeze tüm gün yaptıklarını şeker portakalı fidanına anlatmaya başlar. 

Yeni yıl yaklaştığında Zeze de her çocuk gibi hediye bekler. Fakat ailesi çok fakir olduğu için pek umudu yoktur. Buna rağmen pabuçlarını kapının önüne koyar ve odasında beklemeye başlar. Gelenek olarak babası kapının önüne hediye koyması gerekir ve Zeze merakına yenilerek hediye var mı diye kapıyı açar. Tahmin ettiği gibi hediye yoktur fakat karşısında babası ıslak gözler ile ona bakar. O an babasının acısını hisseder fakat artık çok geçtir. Yaptığı bu davranışı ile babasını çok üzmüştür ve bunu telafi etmek için babasına hediye almaya karar verir. Bunun içinde ayakkabı boyama kutusu alır ve yollara düşer. İşler pek iyi gitmez ama yine de bir şekilde hediye için gerekli parayı bulmayı başarır. Hediyeyi alıp babasına verdiğinde artık ondan mutlusu yoktur. Onun içinde hem bir şeytan hem de bir melek vardır.

Bir taraftan herkes yaramazlıkları ile ona bela okurken diğer taraftan öğretmeninin masasındaki vazo boş kalmasın, öğretmeni üzülmesin diye çabalayan bir çocuktur Zeze. En büyük hayallerinden bir tanesi ise yarasa gibi kasabanın en havalı arabası olan Portekizlinin arabasının arkasına asılarak rüzgarı hissetmektedir. Bir gün cesaretini toplar ve bunu dener. Fakat denemesi ile başarısız olması ve Portekizliden dayak yemesi bir olur. O gün büyüdüğünde Portekizliyi öldüreceğine dair yemin eder. 

Bundan sonra günlerini artık Portekizliden saklanarak geçirir ve Portekizli ona pek rahat vermez. Arabası ile hava yapması Zeze’yi daha da kızdırır ama elinden bir şey gelmez. Bir gün yaramazlık ederken kendini keser ve bunu dayak yememek için ailesinden gizler. Okula toparlayarak giderken Portekizli bunu fark eder ve onu arabasına alır. Okula gitmek yerine Zeze’yi eczaneye götürür ve yarasına baktırır. Daha sonrada ona limona ile pasta ısmarlar. Portekizlinin kötü biri olmadığını anlayan Zeze onunla dost olmaya karar. Bundan sonraki günlerini de sürekli Portekizli ve arabası ile geçirir. Portekizli ile öyle yakınlaşmışlardır ki artık onu babası gibi görmeye başlar. Hayatında sevdiği tek kişi Portekizli olmuştur.

Zeze yaramazlıklarına devam eder ve ailesi de onu sürekli döver. Artık Zeze’yi dövmek alışıla gelmiş bir hale gelir. Fakat zamanla dayağın dozu kaçar ve ablası ile babası Zeze’yi çok kötü döver. Öyle ki Zeze dışarı çıkamaz hale gelir. Bir anlamda artık ölmeyi istemektedir ve bunun için tek yok olarak da trenin önüne atlamayı düşünür. O bunun planını kurarken kötü haber gelir. Portekizli arabasının içinde iken tren arabasına çarpmıştır. Araba paramparça olmuştur ve Portekizli ölmüştür. Hayatındaki en sevdiği kişiyi kaybetmek Zeze’yi yaşayan bir ölü haline getirir. Tam o sırada şeker portakalının yol yapımı için kesileceği söylentisi de çıkmıştır. Tüm aile Zeze’nin bu yüzden bunalıma girdiğini düşünür. Zeze öyle kötü olur ki tüm kasaba haline acır ve bir zamanlar şeytan diye çağırdıkları Zeze’yi ziyarete gelirler. Fakat hiç bir şey Zeze’yi kendine getiremez. Bir tek en iyi arkadaşı olan şeker portakalı fidanı ile konuşur. Fakat onun da ömrü artık sınırlıdır. Zeze bir şekilde hayatına devam etmek zorundadır.

Şeker Portakalı, fakirliği, açlığı ve çaresizliği küçük bir çocuğun bakış açısıyla anlatan ve herkesin mutlaka okuması gereken, Jose Mauro de Vasconcelos'ın dünya edebiyatına kazandırdığı en önemli eseridir
Aydın Emeçin, güzel Türkçesiyle dilimize armağan ettiği Şeker Portakalının başkahramanı Zezenin büyüdükçe yaşadığı serüvenleri, yazarın Güneşi Uyandıralım ve Delifişek adlı romanlarında izleyebilirsiniz.
       
Yazarlıkta karar kılıncaya kadar, boks antrenörlüğünden ressam ve heykeltıraşlara modellik yapmaya, muz plantasyonlarında hamallıktan gece kulüplerinde garsonluğa kadar çeşitli işlerde çalışan Jose Mauro de Vasconcelosun başyapıtı Şeker Portakalı, "günün birinde acıyı keşfeden küçük bir çocuğun öyküsü"dür. Çok yoksul bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelen, dokuz yaşında yüzme öğrenirken bir gün yüzme şampiyonu olmanın hayalini kuran Vasconcelosun çocukluğundan derin izler taşıyan Şeker Portakalı, yaşamın beklenmedik değişimleri karşısında büyük sarsıntılar yaşayan küçük Zezenin başından geçenleri anlatır. Vasconcelos, tam on iki günde yazdığı bu romanı "yirmi yıldan fazla bir zaman yüreğinde taşıdığını" söyler.

Brezilyalı ünlü yazar Jose Mauro de Vasconcelos, 1920'de Rio de Janeiro yakınlarında, Bangu'da doğdu. Çok yoksul olan ailesi, onu Natal kasabasındaki amcasının yanına yolladı. Orada dokuz yaşındayken Potengi Irmağında yüzmeyi öğrendi ve hep günün birinde yüzme şampiyonu olmanın hayalini kurdu. Liseyi Natal'de bitirdikten sonra iki yıl tıp öğrenimi gördü. Öğrenimini yarıda bırakıp yeni hayaller peşinde Rio de Janeiro'ya döndü. İlk işi, hafif siklet boks antrenörlüğü oldu. Yaşamı boyunca çeşitli işlerde çalıştı, bu onun yazarlığına büyük katkılar sağladı. 

Aydın Emeç tarafından Türkçeye çevrilen bu değerli romanda yoksul bir ailenin oğlu olan bir çocuğun yüzmeye daha yeni başladığında ilerde yüzme şampiyonu olma hayalini kurmasını ve bu hayali için ilerlerken hayatın ona nasıl oyunlar oynadığını ve onu nasıl farklı yerlere sürüklediğini anlatıyor.

Şeker Portakalı okuyucularına tam bir hayat dersi sunuyor ve hayata dair gerçekleri su yüzeyine çıkartıyor. Bunu yaparken de okuyucunun kendi geçmişinden parçaları bulmasını ve hayatı daha iyi anlamasını sağlıyor.

Kitap Özeti

 

Detay
  •   Tür : Edebiyat, Can Yayınları, Distopya
  •   Okundu: 1867
  •   28
      0
  •   Sayfa : 208
  •   Yayın : 2014
  •   0
  Puanı :8.3/ 10
2.0PUAN
15. Simyacı
Simyacı, dünyaca ünlü Brezilyalı yazar Paulo Coelho'nun üçüncü romanı. 1996 yılından bu yana Türkiye'de de çok okundu, çok sevildi, çok övüldü bu kitap. Bir büyük Doğu klasiği olan Mevlâ­nâ'nın ünlü Mesnevî'sinde yer alan bir küçük öyküden yola çıkarak yazılan bu roman, yüreğinde çocukluğunun çırpınışlarını taşıyan okurlar için bir "klasik" yapıt haline geldi.

Simyacı, İspanya'dan kalkıp Mısır piramitlerinin eteklerinde hazinesini aramaya giden Endülüslü çoban Santiago'nun masalsı yaşamının öyküsü. Ama aynı zamanda bir "nasihatnâ­me"; "Yazgına nasıl egemen olacaksın? Mutluluğunu nasıl kuracaksın?" gibi sorulara yanıt arayan bir yaşam ve ahlak kılavuzu. Mistik bir peri masalına benzeyen bu romanın, dünyanın dört bir yanında bunca sevilmesinin gizi, kuşkusuz bu kılavuzluk niteliğinden kaynaklanıyor. 

Simyacı'yı okumak, herkes daha uykudayken şafak vakti uyanıp, güneşin doğuşunu izlemeye benziyor.
Detay
  •   Tür : Diğer - Karışık, Roman
  •   Okundu: 122
  •   0
      0
  •   Sayfa : 184
  •   Yayın : 2016
  •   0
  Puanı :2.0/ 10
2.0PUAN
9. Sefiller
Victor Hugo (1802-1885): Fransız edebiyatının gelmiş geçmiş en büyük yazarlarındandır. Şiirleri, oyunları ve romanları ile tanınır. Romantizm akımının Fransa’daki temsilcisidir. Edebiyat alanındaki devasa başarılarının yanında politik hayatta da etkin bir rol üstlendi, bu nedenle sürgün cezasına çarptırıldı, cezasını tamamlamasına rağmen İmparatorluk yıkılana dek Fransa’ya dönmedi. İlk kez 1862 yılında yayımlanan Sefiller yazarın Notre-Dame’ın Kamburu ile “Din”, Deniz İşçileri ile “doğa” konularını işlediği roman üçlemesinin “toplum”u ele alan, en görkemli ayağıdır. Bu destansı roman Fransız toplumundan yola çıkarak, kozmolojik bir bakış ve eşsiz bir duyarlılıkla insanlığa ulaşır. Fantine’in, Cosette’in, Marius’ün, Saint-Denis Sokağı barikatlarının, Paris’in, Javert’in ve Jean Valjean’ın sefaletten sevgiye, felaketten iyiliğe ve karanlıktan aydınlığa uzanan hikâyeleri Hasan Âli Yücel Klasikler Dizisi’nin 250. kitabında okurlarla buluşuyor.
Detay
  •   Tür : Diğer - Karışık, Roman
  •   Okundu: 87
  •   0
      0
  •   Sayfa : 1724
  •   Yayın : 2015
  •   0
  Puanı :2.0/ 10
2.0PUAN
12. Dönüşüm
İlk kez 1915'te “Die Weissen Blaetter” adlı aylık dergide yayımlanan Dönüşüm, Kafka'nın en uzun ve en tanınmış öyküsüdür ve yayımlanmasının üzerinden nerdeyse bir asır geçmesine rağmen hâlâ tüm dünyada en çok okunan kitaplar arasındadır.

17 Ekim 1912'de Felice Bauer'e gönderdiği mektupta Kafka Amerika romanı üzerinde çalıştığını, ilerleyemediğini görünce sıkıldığını ve yataktan kalkamaz hale geldiğini, bu nedenle bir öykü yazarak ara vermek istediğini yazar. Dönüşüm işte böyle ortaya çıkar.

Kumaş pazarlamacısı olan Gregor Samsa'nın uykusundan kocaman bir böceğe dönüşerek uyanmasıyla başlayan Dönüşüm, giderek gerçeklikle kurmacanın sınırlarını zorlayan müthiş bir anlatıma dönüşür.
Detay
  •   Tür : Diğer - Karışık, Roman
  •   Okundu: 119
  •   0
      0
  •   Sayfa : 76
  •   Yayın : 2013
  •   0
  Puanı :2.0/ 10
2.0PUAN
Hayvan Çiftliği

İngiliz yazar George Orwell, ülkemizde daha çok Bin Dokuz Yüz Seksen Dört adlı kitabıyla tanınır. Hayvan Çiftliği, onun çağdaş klasikler arasına girmiş bir diğer çok ünlü eseridir. 1940'lardaki "reel sos­yalizm"in eleştirisi olan bu roman, dünya edebiyatında yergi türünün başyapıtlarından biri olarak kabul edilir. Hayvan Çiftliği'nin başkişileri hayvanlardır. Bir çiftlikte yaşayan hayvanlar, kendilerini sömüren insanlara başkaldırıp çiftliğin yönetimini ele geçirir. Amaçları daha eşitlikçi bir topluluk oluşturmaktır. Aralarında en akıllı olan domuzlar, kısa sürede önder bir takım oluşturur; ama devrimi de yine onlar yolundan saptırır. Ne yazık ki insanlardan daha baskıcı, daha acımasız bir diktatörlük kurulmuştur artık. George Orwell, bu romanında tarihsel bir gerçeği eleştirmektedir. Romandaki önder domuzun, düpedüz Stalin'i simgelediği açıktır. Diğer kahramanlar gerçek kişileri çağrıştırmasalar da, bir diktatörlük ortamında olabilecek kişilerdir. Altbaşlığı Bir Peri Masalı olan Hayvan Çiftliği, bir masal anlatımıyla yazılmıştır; ama küçükleri eğlendirecek bir peri masalı değil, çarpıcı bir politik taşlamadır.

Detay
  •   Tür : Edebiyat
  •   Okundu: 102
  •   0
      0
  •   Sayfa : 160
  •   Yayın : 2016
  •   0
  Puanı :2.0/ 10
2.0PUAN
Olasılıksız

Bitirmek için yarını, başkasına anlatmak için bitirmeyi beklemeyeceksiniz.Bir sabah, yıllardır görmediğiniz bir arkadaşınızı düşünerek uyandınız. Bir saat sonra, onunla sokakta karşılaştınız. Sizce bu sadece bir tesadüf mü, yoksa çok daha farklı bir anlamı olabilir mi?Siz hiç Loto'da büyük ikramiyeyi kazanmadınız. Ama birileri kazanıyor. Hem de sürekli! Onlar sizden daha mı şanslılar?Şans nedir gerçekten? İçinizde bütün parayı kırmızıya yatırmanız gerektiğini söyleyen bir his var. Bu his bir öngörü müdür? Yoksa daha fazlası mı?Yolda gidiyorsunuz. Kafanızı çevirip yandaki küçük parkta baktınız ve bir anda bu anı daha önce de yaşamış olduğunuzu hissettiniz. Evet, Deja Vu. Sizce nedir Deja Vu; Geçmiş mi, rüya mı yoksa geleceği mi görüyorsunuz?Eğer siz de kontrolün kimde olduğunu merak ediyorsanız, 'Olasılıksız' tam size göre bir roman…

Detay
  •   Tür : Edebiyat
  •   Okundu: 77
  •   0
      0
  •   Sayfa : 475
  •   Yayın : 2015
  •   0
  Puanı :2.0/ 10
7.3PUAN
Fareler ve İnsanlar
     
       Pulitzer ve Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan John Steinbeck’in çağımızın toplumsal ve insani meselelerini ustalıkla resmettiği eserleri modern dünya edebiyatının başyapıtları arasında yer alır. Steinbeck romanlarında yalın ve keskin bir gerçeklik sunarken yine de her seferinde çarpıcı bir öykü ile çıkar okurunun karşısına. Tarihin bir kesitindeki dramı insani ayrıntıları kaçırmadan sergilerken, “tozpembe olmayan gerçekçi bir umudun” türküsünü dillendirir. Bu nedenle eserleri edebi değerleri kadar güncelliklerini de hiç yitirmemiştir. 

Fareler ve İnsanlar, birbirine zıt karakterdeki iki mevsimlik tarım işçisinin, zeki George Milton ve onun güçlü kuvvetli ama akli dengesi bozuk yoldaşı Lennie Small’un öyküsünü anlatır. Küçük bir toprak satın alıp insanca bir hayat yaşamanın hayalini kuran bu ikilinin öyküsünde dostluk ve dayanışma duygusu önemli bir yer tutar. Steinbeck insanın insanla ilişkisini anlatmakla kalmaz insanın doğayla ve toplumla kurduğu ilişkileri de konu eder bu destansı romanında. Kitabın ismine ilham veren Robert Burns şiirindeki gibi; “En iyi planları farelerin ve insanların / Sıkça ters gider…"
 
Detay
  •   Tür : Dünya Klasikleri, Edebiyat, Roman
  •   Okundu: 555
  •   1
      0
  •   Sayfa : 2147483647
  •   Yayın : 2012
  •   0
  Puanı :7.3/ 10
7.3PUAN
Tutunamayanlar
Türk edebiyatının en önemli eserlerinden biri olan Tutunamayanlar'ı Berna Moran, " hem söyledikleri hem de söyleyiş biçimiyle bir başkaldırı" olarak niteler. Moran'a göre "Oğuz Atay'ın mizah gücü, duyarlılığı ve kullandığı teknik incelikler, Tutunamayanlar'ı büyük bir yeteneğin ürünü yapmış, yapıttaki bu yetkinlik Türk romanını çağdaş roman anlayışıyla aynı hizaya getirmiş ve ona çok şey kazandırmıştır." Küçük burjuva dünyasını zekice alaya alan Atay "saldırısını, tutunanların anlamayacağı, red edeceği türden bir romanla yapar." Tutunamayanlar, 1970 TRT Roman Ödülü'nü kazanmıştı. 
Detay
  •   Tür : Edebiyat, Roman, Çok Okunan
  •   Okundu: 1219
  •   3
      1
  •   Sayfa : 724
  •   Yayın : 2014
  •   0
  Puanı :7.3/ 10
8.9PUAN
Bin Muhteşem Güneş
Bin Muhteşem Güneş, Afganistan'ta yolları kesişen iki kadının dostluğu üzerinden Afganistanlı kadınların çektikleri zorlukları, savaşın getirdiği çaresizlikleri, ayrılıkları ve beraberinde getirdikleri acıları anlatmaktadır.
Bin Muhteşem Güneş, Afganistan’da yolları kesişen iki kadının dayanışmasını anlatan, özlem, arkadaşlık, aşk gibi insani duyguları muhteşem bir şekilde harmanlayan tarihi bir romandır.

Meryem harami sözcüğünü ilk duyduğunda, beş yaşındaydı.

Günlerden perşembeydi. Bundan emindi, çünkü yerinde duramadığını, zihninin hani hani çalıştığını çok iyi anımsıyordu; bir tek perşembeleri böyle olurdu; Celil’in onu görmeye, kulübe’ye geldiği günler. Meryem vakit geçirmek, sonunda onun, dizboyu otların arasından geçip açıklığa çıktığını ve el salladığını göreceği âna kadar oyalanmak için, bir iskemleye çıkmış, annesinin Çin malı porselen çay takımını indirmişti. Bu takım, annesi Nana’nın elindeki tek aile yadigârıydı, daha iki yaşındayken kaybettiği annesinden kalmıştı Nana’ya. Mavilibeyazlı porselenlerin her bir parçası, zarif, kıvrımlı ağzıyla demlik, elle boyanmış ispinozlarla kasımpatılar, şeker kâsesindeki, şeytanı kovalayan ejderha, hepsi de Nana için aziz, paha biçilmez şeylerdi.İşte, Meryem’in elinden kayan, kulübe’nin zeminindeki tahta döşemelere çarpıp kırılan parça, bu sonuncusuydu.

Nana şekerliği görünce kıpkırmızı kesildi, üst dudağı titremeye başladı; gözleri, hem bozuk hem de sağlam olanı, dümdüz, kırpışmasız bir bakışla Meryem’e dikildi. Nana öyle kızgın görünüyordu ki, Meryem ona yine cin gireceğinden korktu. Ama cin bu kez gelmedi. Onun yerine, Nana Meryem’i bileklerinden yakaladı, yanına çekti, sıkılı dişlerinin arasından, “Seni küçük, sakar harami seni,” dedi. “Çektiğini onca çilenin ödülü bu iste. Aile yadigârımı kıran, sakar bir haramı”.

O sırada, Meryem anlayamamıştı. Haramı piç sözcüğünün anlamını bilmiyordu. Buradaki haksızlığı aynmsayacak, asıl suçlunun, tek günahı doğmak olan imranu’yi dünyaya getirenler olduğunu bilecek yaşta da değildi. Yine de, Nana’nın sözcüğü söyleyiş biçimi, Meryem’i kuşkulandırdı; haramı olmak çirkin, tiksindirici bir şeydi galiba; bir böcek, Nana’nın sürekli lanet okuduğu, kulübe den süpürüp attığı, şu telaşlı karafatmalar gibi bir şey.

Daha sonra. biraz büyüdüğünde, anladı. Meryem’in asıl içine batan, Nana’nın kelimeyi söyleme, daha doğrusu, tükürme biçimiydi. Annesinin ne demek istediğini artık kavrıyordu, haramının istenmeyen bir şey olduğunu yani; kendisi, yani Meryem, başkalarının sahip olduğu şeylerde, sevgi, aile, yuva, topluma kabul edilme gibi konularda hiçbir zaman hak iddia edemeyecek, gayri meşru bir varlıktı.
……
“Celil’le karıları itin ben bir Dikendim. Bir pelin olu. Sen ile öyle. oysa daha doğmamıştın bile.”
“Pelin otu nedir?”
“Zararlı, yabani bir ot,” dedi Nana. “Hemen koparıp attığın bir şey.”
Meryem içinden kaslarını çattı. Celil ona yabani ot muş gibi davranmıyordu ki. Hiçbir zaman da davranmamıştı. Ama akıllılık edip itirazını yüksek sesle dik getirmedi.
“Anne, yabani otların aksine, benim yeniden bir yere ekilmem, beslenip sulanmam gerekiyordu. Senin hatırına. İste, Celil’in ailesiyle yaptığı sözleşme buydu.”
Nana, Herat’na yaşamayı kabul etmemişti.
“Ne diye kalacaktım orada? Şu kinfini karılarını akşama kadar arabayla gezdirmesini seyretmek için mi?”
Babasından boşalan evde, Herat’ın iki kilometre kuzeyindeki Gül Daman köyünde de oturmayacaktı.
Uzak, tarafsız bir yerde yaşamak istiyordu; komşuların gözlerini dikip kanuna bakmayacağı, onu gösterip burun bükmeyeceği, ya da daha kötüsü, içtenlikten uzak, yapmacık bir şefkatle tebelleş olmayacağı.
“Zaten, inan bana, gözünün ününde olmamam babana da rahat bir nefes aldırdı. Bu durum çok isine geldi.”

Bu küçük araziyi öneren, Celil’in ilk karısı Hatice’den olma, en büyük oğlu Muhsin olmuştu. Gül Daman’ın epeyce dışındaydı. Buraya, Herat’la Gül Daman arasındaki anayoldan ayrılan, delik deşik, meyilli bir toprak yolla ulaşılıyordu. Patika, her iki yandan dizboyu otlarla, beyaz ve parlak sarı çiçeklerin beneklediği çayırlarla kuşatılmıştı. Yokuş yukarı, döne kıvrıla tırmanıyor, çeşitli kavak cinslerinin boy attığı, yabani çalı öbeklerinin büyüdüğü, düz bir araziye ulaşıyordu. Bu yükseklikten sıkıldığında, solda, Gül Daman’ın yeldeğirmenlerini puslu karadan seçilebiliyordu, sağ yandaysa Herat uzanıyordu. Patikanın dibinde, Gül Daman’ı çeviren Safidkoh dağlarından doğup gelen, geniş, alabalık dolu bir nehir akıyordu. Irmağın yukarı kısmında, dağlara doğru, iki yüz metre kadar ileride, silkınıv irinlerden oluşan, yuvarlak bir koru vardı. İşte, sözü edilen açıklık, bunun tam ortasında, söğütlerin gölgesindeydi.

Celil gelip araziye bir bakmıştı. Geri döndüğünde, dedi Nana, hapishanesinin temiz duvarlanyla, pırıl pırıl zeminiyle övünen bir gardiyan gibiydi.

“Böylece, baban bize bu sıçan deliğini yaptı.”

Nana on beşindeyken, evlenmesine ramak kalmış. Talibi, Şindandlı bir delikanlıymış; genç bir muhabbetkuşu satıcısı, Meryem öyküyü bizzat Nana’dan dinlemişti; annesinin o kısma hiç değinmemesine karşın, gözlerindeki hülyalı, gelen dolu ışıktan, onun için çok mutlu bir dönem olduğunu anlayabiliyordu Düğün gününe doğru akıp giden bu günler, belki de Nana’nın hayatında en mutlu olduğu, gerçek saadeti tattığı dönemdi.

Nana öyküyü anlatırken, onun kucağında oturan Meryem, annesinin gelinlik provasındaki halini gözünde canlandırmaya çalıştı. Onu bir atın sırtında hayal elti; yeşil duvağının gerisinde mahcup mahcup gülümsüyor; avuçları kızıl kınalı; gümüş tozuyla ortadan ayrılan saçlarına, bir bitki sapına dizili boncuklar iliştirilmiş. Şennay zurnası üfleyen, davulları döven çalgıcıları, gelin alayını bağırış çağrış kovalayan çocukları görür gibiydi.

Sonra, düğüne bir hafta kala, Nana’nın bedenine bir cin girmişti. Bunu Meryem’e uzun uzun anlatmasına gerek yoktu. Ona kendi gözleriyle defalarca tanık olmuştu zaten. Nona ansızın yere devrilir, vücudu kasılır, kaskatı kesilir, gözleri kayar, kolları ve bacakları, bir şey onu içeriden boğuyormuş gibi titremeye, seğirmeye başlardı; ağzının iki yanında beyaz, bazen de kan yüzünden pembe köpükler. Sonra uyuşukluk, o ürkütücü bilinçsizlik, anlaşılmaz sayıklamalar.
Detay
  •   Tür : Araştırma - Tarih, Roman, Everest Yayınları
  •   Okundu: 551
  •   14
      0
  •   Sayfa : 430
  •   Yayın : 2012
  •   0
  Puanı :8.9/ 10
2.0PUAN
1984
Parti'nin dünya görüşü, onu hiç anlayamayan insanlara çok daha kolay dayatılıyordu. (...) Her şeyi yutuyorlar ve hiçbir zarar görmüyorlardı çünkü tıpkı bir mısır tanesinin bir kuşun bedeninden sindirilmeden geçip gitmesi gibi, yuttuklarından geriye bir şey kalmıyordu.

George Orwell'in kült kitabı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, yazarın geleceğe ilişkin bir kâbus senaryosudur. Bireyselliğin yok edildiği, zihnin kontrol altına alındığı, insanların makineleşmiş kitlelere dönüştürüldüğü totaliter bir dünya düzeni, romanda inanılmaz bir hayal gücüyle, en ince ayrıntısına kadar kurgulanmıştır. Geçmişte ve günümüzde dünya sahnesinde tezgâhlanan oyunlar düşünüldüğünde, ütopik olduğu kadar gerçekçi bir romandır Bin Dokuz Yüz Seksen Dört. Güncelliğini hiçbir zaman yitirmeyen bir başyapıttır; yalnızca yarına değil, bugüne de ilişkin bir uyarı çığlığıdır. 

Can Yayınları, bu "bütün zamanların kitabını" Celâl Üster'in özenli çevirisiyle okura sunmaktan kıvanç duyuyor.
Detay
  •   Tür : Diğer - Karışık, Roman
  •   Okundu: 122
  •   0
      0
  •   Sayfa : 352
  •   Yayın : 2016
  •   0
  Puanı :2.0/ 10
2.0PUAN
Serenad

Roman okumak istiyorsanız...Her şey, 2001 yılının Şubat ayında soğuk bir gün, İstanbul Üniversitesi'nde halkla ilişkiler görevini yürüten Maya Duran'ın (36) ABD'den gelen Alman asıllı Profesör Maximilian Wagner'i (87) karşılamasıyla başlar.1930'lu yıllarda İstanbul Üniversitesi'nde hocalık yapmış olan profesörün isteği üzerine, Maya bir gün onu Şile'ye götürür. Böylece, katları yavaş yavaş açılan dokunaklı bir aşk hikâyesine karışmakla kalmaz, dünya tarihine ve kendi ailesine ilişkin birtakım sırları da öğrenir.Serenad, 60 yıldır süren bir aşkı ele alırken, ister herkesin bildiği Yahudi Soykırımı olsun isterse çok az kimsenin bildiği Mavi Alay, bütün siyasi sorunlarda asıl harcananın, gürültüye gidenin hep insan olduğu gerçeğini de göz önüne seriyor.Okurunu sımsıkı kavrayan Serenad'da Zülfü Livaneli'nin romancılığının en temel niteliklerinden biri yine başrolde: İç içe geçmiş, kaynaşmış kişisel ve toplumsal tarihlerin kusursuz Dengesi.

Detay
  •   Tür : Edebiyat
  •   Okundu: 56
  •   0
      0
  •   Sayfa : 484
  •   Yayın : 2016
  •   0
  Puanı :2.0/ 10
4.3PUAN
Soğuk Kahve
Sıcacık bir kahveden yükselen güzel kokular eşliğinde keyifli bir okuma vaat ediyor Soğuk Kahve. İronik ve mizahi olduğu kadar keskin bir dil. Belki de çoğumuzun gündelik hayatında olan konuları anlatırken sizi ters köşeden bir bakış açısına yatırıp golü ustalıkla atıyor. Hınzır bir zekânın ürünü olan cümleleri sizi gülerken duygulandıracak, çoğu zamansa hayretler içinde bırakacak. -Kahraman Tazeoğlu- Batman kendi deyimiyle numune bir adam. En azından yazdıkları öyle. Kolay kolay kimseden duyamayacağınız, cesaret isteyen şeyleri açıkyüreklilikle söylüyor okura. Özellikle kadın erkek ilişkilerinin üzerindeki pembe tozu üfleyip altında yatan siyahları ve beyazları soğukkanlılıkla gösteriyor. Ne her erkek bir Romeo, ne de her kadın bir Juliet. -Ertürk Akşun- Topuklu ayakkabı mı yoksa ben mi? Bir kadını zorlayan bir soru olabilir. ''Çikolata mı ben mi?'' sorusu kadar olmasa da zorlar. Sizler topuklu ayakkabısı ayaklarını vuran kadınlarsınız. Topuklarınızın altında kâğıt mendiller var. Bazılarınızın gözyaşlarını silen mendiller işte, yabancı değiller. O mendiller hep canınızın yandığı yerlerde... Çok adisiniz pembe rujlar, çekici kılıyorsunuz dudakları.
 
Detay
  •   Tür : Hikaye - Öykü, Edebiyat, Destek Yayınları
  •   Okundu: 376
  •   2
      4
  •   Sayfa : 2147483647
  •   Yayın : 2013
  •   0
  Puanı :4.3/ 10
6.8PUAN
Yüzyıllık Yalnızlık
"Yüzyıllık Yalnızlık'ı yazmaya başladığımda, çocukluğumda beni etkilemiş olan her şeyi edebiyat aracılığıyla aktarabileceğim bir yol bulmak istiyordum. Çok kasvetli kocaman bir evde, toprak yiyen bir kız kardeş, geleceği sezen bir büyükanne ve mutlulukla çılgınlık arasında ayrım gözetmeyen, adları bir örnek bir yığın hısım akraba arasında geçen çocukluk günlerimi sanatsal bir dille ardımda bırakmaktı amacım.

  Yüzyıllık Yalnızlık'ı iki yıldan daha kısa bir sürede yazdım, ama yazı makinemin başına oturmadan önce bu kitap hakkında düşünmek on beş, on altı yılımı aldı. Büyükannem, en acımasız şeyleri, kılını bile kıpırdatmadan, sanki yalnızca gördüğü olağan şeylermiş gibi anlatırdı bana. Anlattığı öyküleri bu kadar değerli kılan şeyin, onun duygusuz tavrı ve imgelerindeki zenginlik olduğunu kavradım. Yüzyıllık Yalnızlık'ı büyükannemin işte bu yöntemini kullanarak yazdım.

  Bu romanı dikkat ve keyifle okuyan, hiç şaşırmayan sıradan insanlar tanıdım. Şaşırmadılar, çünkü ben onlara hayatlarında yeni olan bir şey anlatmamıştım, kitabımda gerçekliğe dayanmayan tek cümle bulamazsınız."
Detay
  •   Tür : Diğer - Karışık, Roman, Can Yayınları
  •   Okundu: 450
  •   6
      1
  •   Sayfa : 464
  •   Yayın : 2000
  •   0
  Puanı :6.8/ 10
4.0PUAN
Şu Çılgın Türkler
1948 yılında on arkadaşıyla on gün boyunca, Polatlı´dan Dumlupınar´a kadar yayan yürüyen Turgut Özakman, Milli Mücadelenin romanını yazmaya o gün karar vermiş. Şu Çılgın Türkler 57 yıllık bir araştırmanın ürünüdür.Şu Çılgın Türkler, dünyadaki en meşru, en ahlaklı, en haklı, en kutsal savaşlardan birinin, emperyalizme karşı verilmiş ve kazanılmış ilk kurtuluş savaşının, bir millileşme ihtilalinin romanıdır.Cumhuriyetimize karşı yapılan saldırıların en yoğun olduğu şu günlerde, cumhuriyetin kılık değiştire değiştire gelen emperyalizme rağmen nasıl kazanıldığının eşsiz öyküsü
Detay
  •   Tür : Diğer - Karışık, Roman, Bilgi Yayınevi
  •   Okundu: 1503
  •   5
      0
  •   Sayfa : 752
  •   Yayın : 2007
  •   0
  Puanı :4.0/ 10
2.0PUAN
Nietzsche Ağladığında

Detay
  •   Tür : Edebiyat
  •   Okundu: 117
  •   0
      0
  •   Sayfa : 432
  •   Yayın : 2016
  •   0
  Puanı :2.0/ 10
2.0PUAN
Piraye 10. Yıl Özel Baskı

Piraye 10. Yıl Özel Baskı

Detay
  •   Tür : Roman
  •   Okundu: 146
  •   0
      0
  •   Sayfa : 140
  •   Yayın : 2016
  •   0
  Puanı :2.0/ 10
6.0PUAN
Saatleri Ayarlama Enstitüsü
Ahmet Hamdi Tanpınar'ın şiiri sembolist bir ifade üzerine kurulmuştur. Aynı anlatım tarzı romanlarına da zaman zaman sirayet eder. Ancak muhteva açısından metafizik eğilimleri ile estetik endişelerini şiire ayırdığı halde, sosyal temalar için nesri seçmiştir. Romanları, zengin hayat hikayesinden taşarak Türkiye meselelerine kendine has yorumlar getirir. Medeniyet değiştirme girişimlerinin insanımızı soktuğu çıkmazları araştırırken yaptığı tahliller, insanımız ve toplum yapımız açısından dikkate değer hükümler taşır. "Saatleri Ayarlama Enstitüsü" toplumumuzun bu değişme süreci içindeki durumunu, fertten yola çıkarak topluma varan bir teknikle anlatıyor.
(Arka Kapak)
Detay
  •   Tür : Edebiyat, Roman, Türk Klasikleri
  •   Okundu: 975
  •   12
      0
  •   Sayfa : 400
  •   Yayın : 2011
  •   0
  Puanı :6.0/ 10
2.0PUAN
Sofie'nin Dünyası

"Benzer insanların", yüzeysel bilgilerin geçerli olduğu çağımızda, "3000 yıllık geçmişinin hesabını yapamayan insan günübirlik yaşayan insandır" diyen Goethe'nin günübirlik insanlarından olmama yolunda ciddi bir adım.15. yaşgününü kutlamaya hazırlanan Sofi, bir gün posta kutusunda "Kimsin" yazılı bir not bulur. Bu sorudan hareketle, bütün bir felsefe tarihinde sorulmuş soruları ve cevapları, sürükleyici bir roman kurgusu içinde anlatan Jostein Gaarder, Umberto Eco'nun "Gülün Adı"nda Ortaçağ teolojisini romanlaştırma gücünü bu kitabında felsefede gösteriyor.Gaarder (1952) özellikle gençliğe yönelik kitaplarıyla tanınan Norveçli bir felsefe öğretmeni."Sofi'nin Dünyası" yayınlandığı 1991 yılından bu yana aralarında Korece, Rusça, Japonca, Arapça gibi diller de olmak üzere kırka yakın dile çevrilmiş ve yayınlandığı her ülkede en çok satan kitap olma başarısını elde etmiştir.

Detay
  •   Tür : Edebiyat
  •   Okundu: 117
  •   0
      0
  •   Sayfa : 587
  •   Yayın : 2015
  •   0
  Puanı :2.0/ 10
2.0PUAN
Kuyucaklı Yusuf
Kuyucaklı Yusuf Kitabı Hakkında Genel Bilgiler
1937 yılında ilk kez Yeni Kitapçı Yayınevi tarafından basılan Kuyucaklı Yusuf, Sabahattin Ali’nin ilk eseridir. Kuyucaklı Yusuf, Türkiye’de o dönemde oluşan birçok toplumsal sorunları da ortaya çıkarmasıyla bilinir. Ayrıca MEB'in 100 temel eser listesinde yer almaktadır.

Kuyucaklı Yusuf isimli eser Feyzi Tuna tarafından 1985 yılında Türk sinemasına uyarlamıştır. Filmde Talat Bulut, Kuyucaklı Yusuf’u, Derya Arbaş ise Muazzezi canlandırmıştır.

Kuyucaklı Yusuf Kitabının Konusu

Kuyucaklı Yusuf, Sabahattin Ali’nin yarattığı ev romantik ve naif roman karakterlerinden biridir. Aydın'ın Kuyucaklı ilçesinde anne ve babasının öldürülmesinden sonra yine Aydın’ın ilçesi olan Nazilli’de kaymakam olan Selahattin Bey’in Yusuf’u yanına almasıyla olaylar başlar. Yusuf, Selahattin Bey’in karısı istemese de o evde büyümeye devam eder. Evin tek kızı olan Muazzez ile aralarında aşk başlar. Kuyucaklı Yusuf ve Muazzezin hikayesi sizi derinden sarsacak.

Kuyucaklı Yusuf Kitap Özeti

Hikaye 1903 yılında başlar. Bir gece eşkıyalar tarafından basılan Kuyucak Köyü'nde Yusuf'un annesi ve babası öldürülür. Daha sonra kontrole gelen kaymakam evde bir başına kalmış Yusuf'u bulur. Yusuf, oldukça sesiz ve içine kapanık bir çocuktur. Düştüğü duruma çok üzülen Kaymakam Salahattin Bey, Yusuf'u evlatlık olarak yanına alır. O zamandan sonra doğduğu yerden ötürü herkes Yusuf'a Kuyucaklı Yusuf demiştir.

Kaymakamın, Yusuf'tan biraz küçük Muazzez adında bir kızı vardır. ikisi kardeş gibi büyürler aynı okullara giderler. Yusuf, zeki bir çocuk olmasına rağmen küçük yaşta yaşadıklarından dolayı okula devam edemez. Bunun yanı sıra Kaymakamın eşi olan Şahende Hanım da üvey annelik yapmaktan geri kalmaz.

Yusuf, Muazzez ve arkadaşları bir gün bayram yerine giderler. Muazzez salıncakta sallanırken kasabanın zenginlerinden Şakir, Muazzez'e sarkıntılık yapar. Bunun üzerine Yusuf, Şakir'i döver. Şakir ise bunun intikamını alacağına dair yemin eder.

İntikam için Muazzez ile evlenmek isteyen Şakir tüm düzeni kurar ve babası ile kaymakamı kumar masasına oturtur. Bu oyundan borç içinde çıkan kaymakam borcunu ödeyemez. Bunun üzerine kızının Şakir ile evlenmesini kabul ederse borcu sileceğini söyler, mecburen kızını verir kaymakam.

Bu durumda araya giren Yusuf, arkadaşı Ali'den borç olarak bu parayı alır ve kaymakamın borcunu kapatırlar. Fakat Muazzez bu sefer de Ali'nin iyiliğinden dolayı onunla evlenmek zorunda kalır. Yusuf'un Muazzez'e aşık olduğu gibi Muazzez de Yusuf'a aşık olduğundan Ali ile evlenmek istemez fakat borçtan dolayı evlenmek zorundadır.

Ali ile Muazzez'in evlenmesini istemeyen bir diğer kişi de Şakir'dir. Kasabada bir düğünde Muazzez'le evlenmemesi için Ali'yi öldürür. Parasının gücüyle de bu cinayet ört bas edilir. Şakir'in bu yaptıklarını gören Yusuf, Muazzez'i alarak kaçar ve evlenirler. Kaymakam beyin isteğiyle çift kasabaya geri döner. Kaymakam bey aracılığıyla Yusuf da kaymakamlıkta çalışıp para kazanmaya başlar. Kısa süre sonra kaymakam bey vefat eder ve en büyük destekçisinin ölmesiyle Şahende hanım ve Şakir de kinlerini kusmaya başlarlar. Yusuf'a yeni görev olarak gezici köy tahsildarlığı verilir. Kaymakam bey ve Yusuf'tan da kurtulunca iyice yoldan çıkan Şahende, Şakir'in de desteğiyle zenginlerin içine girmeyi başarır. Yusuf, Şahende'yi uyarsa da hiç dinlemez. Şahende zamanla alkole ve eğlenceye batar, kızını da bu ortama çeker. Kendi evinde alkollü eğlenceler yapmaya başlar. Köye geldiğinde bu söylenti Yusuf'un kulağına gider.

Yusuf bir akşam köye gelince böyle bir yemeği basar. Kendisi geçinebilmek için o kadar çalışırken karısını bu durumda görmeye dayanamaz ve tüm odaya rastgele ateş eder. Muazzez dışında herkes orada ölür .Muazzez ise ağır yaralıdır. Yusuf yaralanmış olan Muazzez'i de alarak kasabadan gider fakat Muazzez yolda ölür. Bir ağacın altına karısını gömen Yusuf uzaklara gider ve ortadan kaybolur.
Detay
  •   Tür : Aşk – Romantik
  •   Okundu: 103
  •   0
      0
  •   Sayfa : 222 sayfa
  •   Yayın : 2000
  •   0
  Puanı :2.0/ 10
1.3PUAN
Sabah Uykum
Belki bir kitabın aynı sayfasında ağlamışızdır. İşte bu haberimiz olmadığı halde dünyanın en güzel karşılaşması olabilir. 

Ben anlam veremiyorum yani neden bittiğine değil madem bitecekti neden bu kadar hevesli başladık? Ben ikimizdeki bu hevese anlam veremiyorum. Ne oldu bize bilmiyorum ama iyi şeyler olmadığını çok iyi biliyorum. Ya çok yanlış zamanda karşılaştık ya da hiç karşılaşmaması gereken iki insandık. Biz neydik bilmiyorum. Sevgili desem değil, aşık desem değil bildiğin rastlantıydık işte ondan öte gidemedik.
Detay
  •   Tür : Aşk – Romantik, Roman, Destek Yayınları
  •   Okundu: 1470
  •   0
      7
  •   Sayfa : 224
  •   Yayın : 2013
  •   0
  Puanı :1.3/ 10
3.0PUAN
Senden Önce Ben
Birbirlerine aşktan başka verecek hiçbir şeyleri yoktu...

Yaşamın ince detayları Lou'dan sorulur. Otobüs durağıyla ev arasında kaç adım var? Çalıştığı kafeye gelip gidenler nasıl bir hayat yaşıyor? Parlak yeşil elbisenin altına ne renk külotlu çorap giyilir? Onda bu soruların hepsinin cevabı var. Kolayca mutlu olabildiği küçücük dünyasında bilmediği tek şey hayatın çok daha karmaşık soru ve cevaplarla dolu olduğu...

Geçirdiği motosiklet kazasıyla hayatı altüst olan Will uzun süredir karmaşık sorularla meşgul. Bu hayatta diğer insanları mutlu eden küçük şeyler ona biraz olsun keyif vermiyor. Çevresindeki tüm renkler birden griye dönmüş ve böyle bir umutsuzluk içindeyken yapabileceği tek şeyin hayatını sonlandırmak olduğunu düşünüyor.

Peki, asık suratlı, aksi ve geçimsiz Will, Lou'nun rengârenk yaşamıyla karşılaşırsa neler olur?

Mucizelere inanmıyorsanız durup bir kez daha düşünün...

"Sakın son bölümü otobüste giderken okumayın. Ağlamamak için kendinizi tutmaya çalışırken bir enkaza dönüşebilirsiniz."

-Tracy Williams-

"Bu kitabı okuyunca duygudan duyguya koşacağınız bir lunaparka girmiş gibi oluyorsunuz. Okurken dünyayı ve zamanı durdurmak isteyeceksiniz."

-Dooster-

"Arkadaşların elden ele dolaştıracağı bir roman olacak. Moyes karizmatik, gerçekçi ve çarpıcı karakterler yaratmayı çok iyi biliyor."

-The Independent-

"Sizi bu kadar içine çekecek başka bir kitap bulmanız çok zor. Yıllardır okuduğum en güzel kitap."

-Gill B.-

"Bu hikâyeyi kitap bittikten çok uzun bir süre sonra bile hatırlayacak, her daim yanınızda taşımak isteyeceksiniz." -Romantic Book Lover-
Detay
  •   Tür : Aşk – Romantik, Edebiyat, Roman
  •   Okundu: 565
  •   1
      0
  •   Sayfa : 480
  •   Yayın : 2012
  •   0
  Puanı :3.0/ 10
6.0PUAN
Melekler ve Şeytanlar

Harvard Üniversitesi Simgebilim Profesörü Robert Langdon efsanevi gizli örgüt Illuminati'nin -Galileo zamanından beri Katolik Kilisesi'nin bağnaz inançlarını lanetleyerek bilimin yararlarını yücelten- hala faaliyette olup cinayetler işlediğini öğrenince şok geçirir. Parlak bir fizikçi olan Leonarda Vetra cinayete kurban gitmiştir. Tek gözü oyulmuş ve göğsü örgütün sembolüyle dağlanmıştır. Bilim adamının son buluşu güçlü ve çok tehlikeli enerji kaynağı karşımadde çalınmış ve yeni Papa seçiminin gerçekleşeceği gün Vatikan Şehri'nin altına saklanmıştır. Langdon, Vetra'nın meslektaşı ve aynı zamanda kızı olan Vittoria ile medeniyeti yok olmaktan kurtarmak amacıyla Roma sokaklarında, kiliselerde ve katakomplarda soluk soluğa koşuşturarak 400 yıllık izi sürerek Illuminati'nin izini bulmaya çalışırlar. Brown bu romanda tıpkı bir hokkobaz gibi havaya yüzlerce top fırlatıp hiçbirini yere düşürmeden okuyucuyu inanılmaz bir gerileme sürüklüyor.

Detay
  •   Tür : Edebiyat
  •   Okundu: 150
  •   0
      0
  •   Sayfa : 576
  •   Yayın : 2004
  •   0
  Puanı :6.0/ 10
6.9PUAN
Kardeşimin Hikayesi
Serenad fırtınasından sonra Livaneli'den nefes kesen bir roman

Sakin bir balıkçı köyünde genç bir kadının cinayete kurban gitmesiyle başlar her şey. Dünyadan elini eteğini çekmiş emekli inşaat mühendisiyle genç, güzel ve meraklı gazeteci kızın tanışmasına da bu cinayet vesile olur. Kurguyla gerçeğin karıştığı, duyguların en karanlık, en kuytu bölgelerine girildiği hikâye, daha doğrusu hikâye içinde hikâye de böylece başlar. Modern bir Binbir Gece Masalı'nın kapıları aralanır. Ancak bu kez Şehrazad erkektir. 

Kardeşimin Hikâyesi aşkın mutlulukta ulaşılacak son nokta olduğuna inananları bir kez daha düşünmeye davet eden, aşka, aşkın karmaşıklığına ve tehlikelerine dair nefes kesen bir roman. Her sayfada yeni bir gerçekliği keşfedecek, kuşku ile kesinliğin sınırlarında dolaşacaksınız. 

Mantıksız gibi geliyor ama o sabah uyandığımda tuhaf bir haber alacağımı biliyordum. Karadeniz'in lacivert dalgalarıyla baş başa kalmış olan bu ıssız köyde geçen her gün birbirinin aynısı olduğu için burada insanların heyecanla konuşacağı olaylara pek sık rastlanmazdı. O günün de ötekiler gibi sessizce akıp gitmesi gerekirdi ama galiba başka şeyler olacaktı. O mahmur sabah saatlerinde bir cinayet haberi alacağımı bilmiyordum elbette ama bir haber gelecekti. Daha yataktan çıkmamıştım, gözlerim kapalıydı, arkalarında fosforlu çizgiler bırakarak yıldırım hızıyla hareket eden mor tavşanları izliyordum. 

Son olarak Serenad romanı ile herkesi kendine bir kez daha hayran bırakan Zülfü Livaneli yeni kitabı olan Kardeşimin Hikayesi ile de aklınızı başınızdan almaya aday gibi görünüyor.

Polisiye bir hikayeyi aşk ile buluşturan fakat aşkı sorgulamamıza neden olan roman sizi karmaşık bir hikayenin içine sokuyor.

Karadeniz’in küçük bir kasabası güne bir cinayet haberi ile başlar. Bu cinayet biri için hayatın sonu demek iken başkaları için yeni bir hayatın başlangıcıdır. Bir tarafta bir mühendi, diğer tarafta ise meraklı bir gazeteci. 

Zülfü Livaneli yeni kitabı ile birlikte mutlulukta son noktanın aşk olduğuna inananlara farklı bir mesaj gönderiyor. Bunu yaparken de okurlarına mükemmel kurgulanmış karmaşık ve tehlikeli bir hikaye sunuyor.

Kardeşimin Hikayesi romanında olaylar İstanbul’un Çatalca ilçesindeki eski adı ile Podima olan Yalıköy’de geçiyor. Köyde yaşanan bir cinayet üzerine olayı araştırmak için bir gazeteci köye gelir ve ilk olarak Ahmet Arslan’ın kapısını çalar. Ahmet Arslan Arzu Kahraman’ın öldürüldüğü gece davette yer alan davetlilerden sadece biridir. 

Ahmet Bey ile yapılan konuşmalar git gide Ahmet Beyin geçmişine gider. Ahmet Bey genç yaşta anne ve babasını bir kazada kaybetmiştir. Kaza sonrası kardeşi ile birlikte dedesinde kalmışlardır. Ahmet elektrik, kardeşi Mehmet ise inşaat mühendisidir. Ahmet bey kazada aynı zamanda doku duyusunu da kaybetmiştir. Şimdi ise köpeği Kerberos ile birlikte yaşamaktadır.

Gazeteci ile Ahmet Beyin sohbetleri artık cinayetten çıkmış daha çok Ahmet Beyin kardeşinin hikayelerine dönmüştür. Gazeteci ile Ahmet Beyin sohbetleri ilerlerken bir akşam köpek huysuzlanır. Hursuzluğun nedeni sabah anlaşılır ve köpeğin yatağında ölen Arzu hanımın kolyesi bulunur. Katil zanlısı olarak bebek bakıcısı Svetlana tutuklanmıştır fakat kolyeyi bulduktan sonra Ahmet Bey katilin kim olduğunu anlar. Fakat ansızın Ahmet Bey de ölü bulunur ve gazeteci kıza bıraktığı veda mektubunda katilin kim olduğunu açıklar. Fakat Ahmet Beyin ölümü gerçek katilin ötesinde çok daha büyük bir sırrı da ortaya çıkartacaktır.
Detay
  •   Tür : Aşk – Romantik, Polisiye - Suç, Roman
  •   Okundu: 999
  •   4
      2
  •   Sayfa : 330
  •   Yayın : 2012
  •   0
  Puanı :6.9/ 10
4.7PUAN
Semerkant
Semerkant Kitabının Konusu
Kitapta iki hikaye anlatılmaktadır. Ömer Hayyam’ın hayatı ve Benjamin’in Rubailere ulaşma macerası. Hikaye Semerkant’ta başlayıp Titanik’in batması ile son buluyor. İlk bölümlerde Hayyam’ın rubaileri hakkında ve o dönemin sultanları hakkındaki bilgiler konu olmuştur. İkinci bölümlerde ise Benjamin ve Şirin’in aşkının yanı sıra Ömer Hayyam’a ait rubailere ulaşma istekleri ve bu istek sonucunda çıktıkları yolculuklar anlatılmıştır. 

Semerkant Roman Özeti
Semerkant’ta bulunan Hayyam, bir gün kavga etmesi sebebi ile o dönemlerde suçlarla ilgilenen kişi olan kadının huzuruna çıkar. Kadı Hayyam’ı tanımış ve herhangi bir ceza vermemiştir. Ceza vermemesinin yanı sıra şiire ilgisi olan Nasır Han ile bir araya getirir. Han’ın beğendiği şair olan Cihan ise şiirleri ile Hayyam’ı etkilemiştir.Bu kadı Hayyam’a kendi yazılarını yazması için bir defter vermiştir. Hediye edilen deftere kimseye okutmadığı rubailerini yazmaktadır. 

Selçuklu Devleti’nin sultanı olan Alparslan savaşta esir düşmüş ve öldürülmüştür. Semerkant bu savaşla gücünü kaybetmiştir. Sultan Alparslan’nın öldürülmesi ile savaş bitmiştir. Bu arada Ömer Hayyam Selçuklu Devleti’nin veziri Nizamülmülk ile tanışmış ve bir davet almıştır. Hayyam bu davete icabet etmek için Semerkant’tan yola çıkmıştır. Bu yolculuk esnasında Sabbah ile tanışmıştır. Vezir Nizamülmülk ile iletişime geçtikten sonra Nizam Ömer Hayyam’Dan casusların başı anlamına gelen Sahib-i Haber’lik yapmasını istemiştir. Hayyam bunu kabul etmemiştir. Bir bilim adamı olan Hayyam bu teklifi kabul etmediği için Nizam’ın bu teklifi Sabbah’a yapmasını önerir. Sabbah kabul ettiği bu teklifi kendi çıkarları ve kötü amaçlar için kullanndığı için Sultan Sultan olan Melikşah Sabbah’ı sürgün etmiştir. Hasan Sabbah amaçlarına ulaşmak için çöl sürgününden kendini kurtarmış ve ve Acem Halkını inançları doğrultusunda kandırmayı başararak kendine inanları başkalarını öldürmek üzere fedai olarak tutmuştur. Fedailerin amacı ölmek ve öldürmek olan Sabbah kurduğu bu düzen sayesinde Nizam ve Melikşah’tan intikam alıp onları öldürmeyi başarmıştır. Bu olanlardan sonra huzura eremediği ve ölümü huzursuzluk içinde geçmiştir.

Hayyam ise defterde yazdığı rubailere Rubaiyat adını vermiş ve kitap haline getirmiştir el yazmalarını. Rubaiyat kopyaları belli bir zaman sonra yeniden ortaya çıkmış ve yayılmaya başlamıştır. Benjamin ise bu sıralarda Lesage çiftinin çocukları olarak dünyaya gelmiştir. Bu çift Ömer Hayyam’a aşırı derecede hayrandır. Hatta oğulları Benjamin’e Ömer anlamına gelen Omar ismini ikinci isim olarak vermişlerdir. Benjamin belli bir olgunluğa eriştikten sonra Ömer Hayyam hakkında bilgiler edinmek ister ve bunun için Farsça öğrenir ve Rubaiyat’tan haberdar olup onların peşine düşer. Bulunduğu yerden İstanbul’a geldikten sonra İran’a geçer. İran’da şahın torunu olan Şirin’e aşık olan Benjamin Şirin ile birlikte bu macerasına devam eder ve sonunda Rubailere ulaşır. Rubailer eline geçtikten sonra Amerika’ya geçmeyi düşünür. Amerika’ya geçmek için İngiltere’ye yolculukları devam eder. İngiltere’den geçmek için gemi tercih etmişler ancak tercih ettikleri Gemi Titanic’tir. Yolculuk esnasında gemi batmış ve rubailer kaybolmuştur. Şirin ve Benjamin ise başka bir gemi ile yolculuklarına devam eder. Sonrasında ise ikisinden de haber alınamaz.

Semerkant Kitabı Hakkında Genel Bilgiler
Semerkant, 1998 yılında Ali Berktay tarafından Fransızcadan Türkçeye çevrilerek Yapı Kredi Yayınları tarafından basılmıştır. Olaylar, kitabın kahramanı Benjamin'in dilinden anlatılmıştır. Kitabın temelini, Yirminci Yüzyıl'da İran'da başlayan modernleşme girişimi oluşturmaktadır.

 
Detay
  •   Tür : Yapı Kredi Yayınları, Roman, Edebiyat
  •   Okundu: 692
  •   4
      0
  •   Sayfa : 318
  •   Yayın : 2009
  •   0
  Puanı :4.7/ 10
4.0PUAN
Şah ve Sultan
Osmanlı Devleti'nin en asabi ve sert hükümdarlarından Yavuz sultan Selim ile Safevi Devletinin şahı Şah İsmail arasında ki toprak hırsı yüzünden çıkan Çaldıran Savaşı anlatılmaktadır. Fakat bu iki adamın diğer savaşı ise aynı kadını sevmeleridir.

Şehzadeliği döneminde sınır tanımayan ve babasının büyük bedduasını alarak onu tahtından indiren Yavuz Sultan Selim ile Şeyhlikten Şahlığa geçmiş Şah İsmail'in savaşı. Bu iki liderin savaşı sadece meydan savaşı değildir. Onlar aynı kadın ve şairlik yetenekleri için de savaşmıştır. Savaşı kaybeden ve meydanı yaralı olarak bırakan Şah İsmail'in İstanbul'u alma hayalinin suya düşmesine rağmen Selim Tebriz'i almıştır.

Şah ve Sultan Kitabının Özeti 
Kitap genel anlamda Kamber Can isimli kişinin ağzından anlatılmaktadır. Kitap Kamber ile başlayıp yine Kamber ile bitmektedir. Kamber, Babaydar isimli birinin yanında kalmaktadır. Babaydar ona hem annelik hem babalık yapmaktadır. Zaten Kamber de Babaydar'a hep baba diye hitap eder. Babaydar her zaman Kambere Şah İsmail’in çok iyi bir insan olduğunu anlatır. Kamber bir gün Şah İsmail’in atlıları tarafından kaçırılır ve saraya getirilir. Orada Hasan Aka diye biri ile arkadaş olur. Hasan Aka ona sürekli hikayeler anlatır. Kamber sarayda kaldığı sürede Babaydarı'n ona anlattığı gibi Şah İsmail’in iyi biri olmadığını anlar. Çünkü İsmail tüm Sünnileri kaynar kazanlara atan, sürgün eden biridir. Ona göre onun topraklarındaki herkes onun gibi Kızılbaş olmak zorundadır ve değillerse ölüme mahkum edilirler.

Şahın eşinin adı Gülizar Begüm’dür ve ona bir erkek evlat vermiştir. Bu kadın, şahı çok sevmesine rağmen Şah bir başka kadınla daha evlenmiştir. Bu kadının adı ise Taçlı'dır ve sünnidir. Taçlı’nın güzelliği tüm Tebriz halkı tarafında konuşulmaktadır. Şah da Taçlı'yı çok sevmesine rağmen Taçlı çocukluk aşkı olan Ömer’i hiç unutamaz. Kamber Can ise Taçlı'nın sırdaşı ve yakın arkadaşı olur.

Bu arada şehzade olan Yavuz ise artık babasının bu ülkeyi yönetemediğini düşünmektedir. Hele ki Şah İsmail’in yaptıklarına göz yumamayan Yavuz, babasının diğer oğlunu tahta geçirmek istemesine rağmen babasını ezip geçer. Daha sonra babası olan Sultan Beyazid'i tahtanda indiren Yavuz’a babası "yaptıklarından dolayı dilerim Allah sana öyle dertler verir ki genç yaşta ölürsün" diye beddua eder. 

Şah İsmail, Selim’in tahta geçtiği sırada Sünni katline devam etmektedir. Tüm hazırlığını yapan Sultan Selim, Çaldıran ovasında Safevi Devleti’ne saldırır ve çok büyük bir savaş olur iki devlet arasında. Savaşı Sultan Selim kazanır. Selim savaşta Taçlıyı da alır. Onu Cafer Çelebi adında biriyle evlendirir. Çok iyi bir insan olan Cafer Çelebi kısa süre sonra ölür. Hem Taçlı hem Kamber buna çok üzülür. Şah, Taçlı'nın aşkından harap olur ve bu yüzden sağ kolu Hüseyin’e gidip Taçlıyı öldürmesini emreder. Hüseyin, Taçlı'nın yerini öğrenip öldüreceği sırada Sultan Selim’in öldüğünü duyar ve Taçlı'yı öldürmekten vazgeçer. Babası Sultan Beyazid’in bedduası tutar ve Selim sırtında çıkan bir çıban yüzünden genç yaşta hayatını kaybeder.

Sultanın öldüğünü duyan Taçlı günlerce ağlar çünkü Sultana karşı hisleri vardır. Bu sırada Taçlı'nın aşkından Şah da hayatını kaybeder. Kamber de herkes gibi Taçlı'yı çok sevmektedir ve bir gün Taçlı, Kamber'e artık öleceğini söyler ve mezarının yerini kimseye söylememesini ister. Kısa zamanda da ölür. Kamber Taçlı'nın istediği gibi kimsenin haberi olmadan Taçlıyı gömer. Bir gün Kamber, Taçlı'nın mezarı başında bir adam görür ve kim olduğunu sorar. Adının Ömer olduğunu söyleyen adam Taçlı'nın çocukluk aşkı olan Ömer’dir. Bu sırada Kamber de gerçek babasının kim olduğunu öğrenir. Babası şahın kardeşi Ali’dir. Bunun saklanma sebebi ise Şah’ın taht için Kamber'i tehlike olarak görmesidir.
Detay
  •   Tür : Roman, Araştırma - Tarih, Kapı Yayınları
  •   Okundu: 942
  •   4
      0
  •   Sayfa : 390
  •   Yayın : 2010
  •   0
  Puanı :4.0/ 10
5.1PUAN
Çavdar Tarlasında Çocuklar

      Pek çok insanın hakkında konuştuğum için üzgünüm. Bildiğim tek şey; size anlattığım herkesi biraz özlüyorum. Bizim Stradlater'ı ve Ackley'i bile, sözgelimi. Sanırım o lanet Maurice'i bile özlüyorum. Sakın kimseye bir şey anlatmayın. Herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra.
Çavdar Tarlasında Çocuklar, Salinger'ın tek romanı. Ergenlik çağının içinde, yetişkin dünyanın düzenine karşı isyankar bir çocuğun, bir Noel öncesi başına gelenler... Bu sürecin bir psikiyatri kliniğinde noktalanışı. Holden Caulfield'in masumiyet arayışının iç burkucu romanı. Belki de Salinger'ın.
1993'te Franny ve Zoey ile Dokuz Öykü adlı kitaplarını yayımladığımız Salinger, 1963'ten bu yana yeni bir yapıt yayımlamamasına ve neredeyse efsane haline gelmiş bir gizlilik içinde yaşamasına karşın, dünya edebiyat gündemindeki yerini hep koruyor.

Çavdar Tarlasında Çocuklar J.D. Salinger

     Çavdar Tarlasında Çocuklar, diğer bir adıyla Gönülçelen J.D. Salinger'ın 1941'de yazdığı romanıdır. Adını romanın ana karakteri Holden Caulfield'ın büyüyünce olmak istediği meslekten almıştır: çavdar tarlasında oyun oynayan çocukları uçurumdan düşmekten koruyacaktır.

Kitap, Holden'ın gittiği yatılı okul olan Pencey'den atılmasıyla başlar. Kovulmasının nedeni geçmesi gereken beş dersin dördünden kalmış olmasıdır. Ailesine çarşamba günü yılbaşı tatili için döneceğini söylediğinden eve gidemez ve bavullarını alarak ilk önce tarih öğretmeni Bay Spencer'a veda etmeye, sonra da bir otele gider. Gece geç vakite kadar uykusu gelmez ve otelin büyük barına gider. Yanındaki genç kızlarla oturan önemli yaşlı adamlar ve otuzlu yaşlarındaki üç kadından başka kimse kalmamıştır. Üç kızın yanına oturur. İkisi gudubet suratlı, biri ise diğerlerinden daha iyi görünüşlü sarışın bir kızdır. Masalarına oturan küçük yaştaki delikanlıyı görünce gülüşürler ve hafife alırlar. Holden buna çok bozulmasına rağmen bozuntuya vermez. Sarışın olan kızı dansa kaldırır. Holden kızın çok güzel dans etmesine rağmen bir sahtekar ve salak olduğuna kanaat getirir. Yerlerine oturduktan ve saat hayli ilerledikten sonra kızlar birdenbire toparlanır ve giderler. Holden kendisini çok yalnız hissetmektedir.

Kızların da gitmesiyle Holden da kalkar ve taksiye binerek bir başka bara Ernie'nin yerine gider. Fakat burada da eski tanıdıklarla karşılaşıp keyfi bozulunca yine taksiyle otele geri döner. Ertesi sabah eskiden çıktığı kızlardan biri olan Sally Heyes'i arar ve onunla buluşmak istediğini söyler. Bunu yalnızca yalnızlıktan yapar, ama Sally'nin de bir "sahtekar" olduğunu düşünmektedir. Sally ile öğleden sonra Central Park yakınlarında bir tiyatro oyunu izlemek üzere sözleşirler.

Sally ile buluştuklarında, oyuna ara verilir ve beraber bekleme salonuna çıktıklarında Sally bir tanıdığı olan delikanlı ile karşılaşır. Holden'ın deyişiyle o da bir sahtekardır ve yanlarında çok sıkıldığından Sally ile tartışarak kızı orada bırakıp gider. Ertesi gün kendini gerçekten çok yalnız hisseden Holden, gece yarısı çok sevdiği küçük kardeşi Phoebe'yi ziyarete gider. Anne babasına yakalanmak istemediğinden oldukça temkinli davranmaktadır. Phoebe ağabeyisini gördüğüne ne kadar sevinse de, babasının bu kez onu öldüreceğini söyler durur. Holden ise bir süre sonra kardeşi ile vedalaşarak oradan ayrılır.

Holden, kendini çok fazla yalnız hissettiğinden her şeyi geride bırakarak otostopla batıya gitmeye karar verir. Sağır ve dilsiz taklidi yaparak bir benzin istasyonunda çalışmaya, insanlarla gereksiz konuşmalar yapmak zorunda kalmamaya karar vermiştir. Gitmeden önce Phoebe ile vedalaşmak istemektedir. Okuluna uğrayarak Phoebe'ye iletilmek üzere bir mesaj bırakır. Mesajda öğle yemeği saatinde doğa tarihi müzesine gelmesini, onunla vedalaşmak istediği yazılıdır. Öğle yemeği saati geldiğinde Phoebe elinde bavuluyla çıkagelir. Holden ile beraber gitmek istediğini söyler. Fakat Holden buna karşı çıkınca ağabeyisine küser. Karşı kaldırımlardan yürüyerek hayvanat bahçesine giderler. Phoebe bir süre sonra ağabeyisine küs olduğunu bile unutmuştur.
 
Detay
  •   Tür : Roman, Yapı Kredi Yayınları
  •   Okundu: 343
  •   0
      0
  •   Sayfa : 2147483647
  •   Yayın : 2012
  •   0
  Puanı :5.1/ 10
2.0PUAN
Nar Ağacı - İmzalı

Nazan Bekiroğlu'ndan Trabzon-Tebriz-Tiflis-Batum-İstanbul hattında geçen muhteşem bir roman. Balkan Savaşı döneminde başlayıp I. Dünya Savaşı'na uzanan bir öykü...Trabzon'dan ve Tebriz'den doğup birbirlerine doğru yol alan iki hayat; önce deli akan sonra durgunlaşan iki ırmak... Aslında çok ırmak... Tebriz'in en büyük, en asil halı tüccarının deli fişek oğlu Settarhan ve Trabzonlu inci tanesi Zehra... Ateşin bakışlı ateşin duruşlu; ırmağını kendi bildiğince alev ateş akıtmayı seçen bir genç kız Azam. Adı ne aşk ne de dostluk olan bir duyguyla Settarhan'ın ırmağına dolanan Batumlu kitapçı Sophia. Acıyla yoğrulan, yoğruldukça durulaşan, kendi varlıklarını sevdiklerinin varlığında eriten Büyükhanım ve Hacıbey...Ve hep kendi içine doğru akan, kendi ırmağını gencecik yaşta milleti için kurutan, Trabzon'un "kırık kafiyesi" İsmail, ah İsmail...İki büyük savaşın savurup yeniden şekillendirdiği hayatlar, muhaceret, mücadele, kader, farklı inançların aktığı ortak zemin, üç ülke ve üç sevda Nazan Bekiroğlu'nun mürekkebi aşk olan kaleminde buluştu. "Nar Ağacı" hayal kadar zengin, roman kadar güzel, tarih kadar gerçek bir hikâye… İncelikle işlenmiş karakterleri, son derece zengin detayları ve dönemi anlatmadaki maharetiyle okuyanı çarpacak ve yıllarca unutulmayacak bir kitap...

Detay
  •   Tür : Edebiyat
  •   Okundu: 66
  •   0
      0
  •   Sayfa : 536
  •   Yayın : 2015
  •   0
  Puanı :2.0/ 10
6.7PUAN
Martı Jonathan Livingston
Martı Jonathan Livingston Kitabı Hakkında Genel Bilgi 
1936 yılında doğan ABD'li Richard Bach tarafından ilk olarak 1970 yılında yayınlanan kitap, 1973 yılında New York Times Best Seller listesinde ilk sıraya yerleşti. 2014 senesinde yayınlanan baskısında da kitaba 4. bölüm de eklendi. Yazar Hava Kuvvetleri'nde pilot olarak çalışmasının da etkisiyle bir çok kitabında bir şekilde uçmaktan bahsetti. Fakat en bilinir kitabı Martı Jonathan Livingston'dır. Aynı zamanda Hall Bartlett yönetmenliğinde, Martı Jonathan Livingston isminde filme de uyarlanmıştır. Başrollerinde James Franciscus ve Juliet Mills gibi isimler oynamaktadır. 

Martı Jonathan Livingston Kitabının Konusu 
“Özgürlük varoluşun bir parçasıdır. Boş inançlar olsun, gelenekler olsun, özgürlüğü kısıtlayan ne varsa kaldırıp atmak gerek.” kitapta da geçen bu söz etrafında bir martının kendisini aşarak, sürüsünden ayrılıp kendi sınırlarını bulmak ve bunu diğer martılara da öğretmek istemesidir. Bu uğurda Jon sürgüne gönderilir ama o yine de vazgeçmez ve büyük bir inanç göstererek hedefine ulaşır. Aslında kitap, martı Jon'u konu alır gibi fakat insanların da kendi sınırlarını aşıp kendi özgürlüklerini yaratmalarını ister. 

Martı Jonathan Livingston Kitabının Özeti 
Martılar sendelemez bu onlar için utançtır. Ama Jonathan Livingston ters hareket yapmak ve daha kolay uçmak için denizin üstünde sendeledi. Fakat o tekrar toparlandı ve aynı hareketi yapmaya devam etmek için hareketlendi. 

Martılar sadece karınlarını doyurmak için uçarlar ama Jonathan uçmaya gönül verdiği için yemek önemli değildi. Anne babası da buna tepkiliydi. Annesi; alçakta uçmayı pelikanlara ve albatroslara bırak diye ısrar ediyordu. Jon ise sadece martı olarak neler yapıp yapamayacağını öğrenmek istiyordu. Babası da uçmanın amacının karın doyurmak olduğunda ısrar ediyordu. 
Jon diğerleri gibi davranmaya çalıştığı günleri ziyan olarak düşünüyordu, “öğrenmesi gereken o kadar çok şey vardı ki!” 

Bir süre sonra kendi anatomisinin handikaplarını deneme yanılma yoluyla üstesinden geldi ve martılar arasında dünya rekoru kırdı. Fakat kısa süre sonra uçuşları esnasında kanatlarını kontrol edemedi ve kaya sertliğinde denize çarparak hasar gördü. Bu onun umudunu kaybetmesine sebep oldu ve diğerlerinin arasına katılmayı, anne ve babasının istediği gibi olmayı düşündü.

“Sen bir martısın, yazgın bu!” diye içinden bir ses yükseliyor ve onu daha çok umutsuzluğa sürüklüyordu. Fakat bu durum, yani düşünmeyi bırakıp diğer martılar gibi olmak Jon’ı rahatlatmıştı. Ama bir süre sonra içindeki özgürlük hissi tekrar yükseldi ve istediği gibi yüksekten uçup kanatlarını kontrol edebilmesi için bir baykuş gibi kısa kanatlara ihtiyacı olduğunu düşündü. Bu düşünce onun diğer martılar gibi olacağına dair yeminini unutmasına sebep oldu. Kanatlarını iyice büzüp sadece uzun uç kısımlarını serbest bırakıp aynı hareketi tekrar etti. Bu sefer istediğinden daha güzel bir başarı elde etti. Üstelik çok daha az zorlandı. Onun için hız; güç, sevinç ve güzelliğin ta kendisiydi. 

“Sürünün tarihinde en büyük an” diye düşündü ve istediğini elde edince bir üst basamağa yoğunlaşıp zaman kaybetmeden onun için çalışmalara başladı. Kısa zamanda teknikler geliştirerek dünyadaki bütün martılar arasında hava akrobasisini yapabilen tek martı olmuştu. Yaşamında bir amacı olmalıydı. Jon “Kendinizi bilgisizlikten arındırabilir, akıl, bilgi ve yücelik içinde özünüzü yeniden kazanabilirsiniz. Yaşamın gerçek anlamını arayan, bulmaya çalışan bir martıdan daha sorumluluk sahibi biri olabilir mi? bin yıldır yaptığımız tek şey balık peşinde koşmak. artık yaşamak için bir nedenimiz olmalı; öğrenmek, keşfetmek, özgür olmak gibi. bana bir şans verin, öğrendiklerimi size göstereyim.” Diyerek yaptıklarını büyük bir hevesle diğerlerine anlatmak için sabırsızlanırken onun çabasını hiçe sayıp aksine utanması gerektiğini düşünerek martılar konseyi başkanı Jon’u uzaklardaki sarp kayalar bölgesine sürdü. Jon konseye karşı sesini çıkararak da bir kuralı ihlal etmişti. Ve Jon sürüldüğü yerden öteye uçtu. Üzgündü; ama yalnızlıktan değil, diğerlerinin asıl gerçeği görememesinden dolayı. 

Jon artık her geçen gün yeni tekniklerle ve becerilerini geliştiriyordu. Ve yaşamak için ne balıkçı teknelerine ne de küflenmiş ekmek parçalarına ihtiyacı vardı. Dalış becerisi sayesinde suyun 3 mt altındaki az bulunur lezzetteki balıklara ulaşabiliyordu. 

Dilediği gibi uçmayı başarmıştı ve bunun diyetini ödediği için hiçbir pişmanlık duymuyordu. Korku, bezginlik ve açgözlülüğün bir martının hayatını kısaltan etkenler olduğunu biliyordu. 
Jon sürgünde iken sürekli çalıştı çabaladı. Derken bir zaman sonra yıldız gibi parlayan iki tane martı geldi. Onlar da Jon gibiydiler. Onun kardeşleri olduğunu söylediler. Ve daha çok yükseklere çıkmak için artık Jon’un hazır olduğunu söylediler. Jon da kabul etti. 

Geldikleri yeri cennet olarak tanımladı Jon. Fakat çok az martı vardı ve bu onu üzdü. Tüm martılar onu sessiz ama hoşlukla karşıladı. Hepsi sürekli yeni yöntemler deniyordu ve sürekli çalışıyordu. 
Eğitmeni Jon’a onun yetkin bir martı olduğunu söyledi. Diğer martılar sadece karınlarını doyurmak için yaşadıklarından onun gibi gelişen çok az martı vardı orada ve hepsi de binlerce denemeden sonra dünyadan geçip kendi dünyalarını yaratmışlardı. 

Orası cennet değildi. Yaşlı bir martıdan teyit etti bunu. Cennet yetkinliğe ulaşıldığı yerdi. Yetkinliğin ta kendisiydi. "cennet bir yer, bir mekan değildir, bir zaman dilimi değildir. cennet öğrenmektir, mükemmelliktir. en iyi hıza ulaştığın an cennete de ulaşmış olacaksın jonathan. ve bu saatte bin mil, bir milyon mil hızla ya da ışık hızıyla uçmak anlamına gelmiyor. çünkü rakamlar sınırları belirler; iyinin mükemmelin sınırları yoktur. mükemmel hıza ulaşmak oğlum, orada olmak demektir.. ..mükemmelliği küçümseyen martılar yavaştır, hiçbir yere gidemezler. mükemmele ulaşmak için uçanlar hızlıdırlar ve her yere gidebilirler." Demişti yaşlı martı Chiang. Ve bir gün Chiang parlaklaşarak yok olur. 

Zaman ve uzaklıkla sınırlı olmadan yaşıyordu Jon ve orada tanıştığı dostu Sullvian. Bir süre sonra Jon ordan ayrılıp kendi dünyasına dönmeye karar verdi. Orada kendisi gibi sürgün olan ve kendisi gibi yetiştirdiği 6 öğrencisi oldu. Hepsi çok çalışıyordu ve çalışmaya da devam edeceklerdi. Artık diğer martılar gibi olamazlardı. Daha sonra öğrencileri ve Jon dışlandıkları sürüye gitmeye karar verdiler. Orada bir kişiyi bile bilinçledirmek onlar için kardı fakat çok fazla dinleyicileri oldu eski sürüsünün içinde. “Parçası olmadığımız bir sürünün yasalarına ne diye uyacakmışız” diye düşünerek sürgün yerinde kendi dünyalarını kurdular.

(Tanıtım Bülteni)
Detay
  •   Tür : Hikaye - Öykü, Roman, Epsilon Yayınları
  •   Okundu: 1433
  •   3
      0
  •   Sayfa : 0
  •   Yayın : 2011
  •   0
  Puanı :6.7/ 10
2.0PUAN
11. Aşk
Ya ortasındasındır Aşk'ın merkezinde; ya da dışındasındır, hasretinde..

Ella Rubinstein (40) Amerikalı bir ev kadınıdır. Tipik burjuva değerlerinin hâkim olduğu oldukça varlıklı bir ailesi, düzenli ve görünüşte "sorunsuz" bir evliliği vardır. Üç çocuğunu da büyüttükten sonra bir yayınevinde editör-asistanı olarak iş bulur; görevi A. Z. Zahara adlı tanınmamış bir yazarın tasavvuf felsefesini konu alan tarihi romanını değerlendirmektir. 

Ancak hayatının kritik bir döneminde eline aldığı bu kitap, hiç beklemediği bir şekilde Ella'yı derinden sarsacak, dünyevi aşkı keşfetmek adına zorlu ve tehlikeli bir yolculuğa çıkmasına neden olacaktır. 

Hayatlarımızın durgun gölünü dalgalandıran taş misali, yüzleşmek zorunda olduğumuz sıkıntılar, acılar... ve aşkın peşinde katetmek zorunda olduğumuz zorlu yollar, ödediğimiz bedeller...

Aşk... kitap içinde bir kitap, hayatın anlamı peşinde bir aşk macerası... 

Aşk... Elif Şafak'tan arayışa, gerçeğe ve keşfetmeye dair bir roman.
Detay
  •   Tür : Diğer - Karışık, Roman
  •   Okundu: 85
  •   0
      0
  •   Sayfa : 420
  •   Yayın : 2014
  •   0
  Puanı :2.0/ 10
6.0PUAN
Bülbülü Öldürmek
Kitap 1926 ABD doğumlu yazarın uzun süre ilk romanı olarak kalmıştır. 1960 yılında yayınlandığında çok ses getirmiş ve döneminin de özelliğinden dolayı çok eleştiri de almıştır. O zamanlarda ırkçılık oldukça yaygındır. Harper Lee’nin de kitabında ırkçılığı yerip özgürlüğü ve eşitliği savunması o zamana göre büyük cesaret gösterisi olmuştur.

    Bu çok ses getiren roman 1961 yılında Pulitzer Ödülü de dahil olmak üzere bir çok ödül almıştır ve 1962 yılında Bülbülü Öldürmek ismiyle beyaz perdeye aktarılmış ve Oscar’a layık görülmüştür. 

    Harper Lee 50 yıl sonra Bülbülü Öldürmek romanının devamı niteliğinde 2. Romanını Tespih Ağacının Gölgesinde ismiyle yayınlamıştır. Kitap, avukat babanın Scout adlı kızının 20 yıl sonraki halini, eşitliği, özgürlüğü ve bu gibi erdemleri savunmasını ve babasının ona öğrettiği değerleri devam ettirmesini konu alır. 
Ayrıca Harper Lee Truman Capote’nin çocukluk arkadaşıdır. Soğukkanlılıklaromanının sinema uyarlaması olan 2005 yılı yapımı Gerçeğin Peşinde filminde Harper Lee’yi Sandra Bullock canlandırmıştır. 2006 yılında da Truman Capote’nin biyografisi olarak çekilen Capote filminde de Harper Lee’yi Catherine Keener canlandırmıştır. 

Bülbülü Öldürmek Romanının Konusu 
Kitap, avukat bir baba, yüksek insani erdemlerle yetiştirilen çocukları, iftiraya uğrayan bir zenci ve iftira atan insan çevresinde gelişir. Konular çocuk gözüyle anlatılır. Tecavüz iftirasıyla suçlanan zenci bir adamın avukatlığını üstlenen Atticus ve ona tepki gösteren kasaba halkı ile zencinin suçsuz olduğuna inanan Atticus’un çocukları okuyucuya bir çok unutulan değeri hatırlatır. 

Bülbülü Öldürmek Romanının Özeti 
Atticus Finch idealist, özgürlükçü ve eşitlikçi bir avukattır. Çocukları Scout ve Jem’i de bu şekilde yetiştirmektedir. Çocuklar okul dışında diğer normal çocuklar gibi dışarıda oynarlar. Çocukların korktukları bir ev vardır ve o evin sahibi hiç dışarı çıkmayan Boo Radley’dir. Bir gün Scout ve Jem arkadaşlarıyla bu eve girme cesareti gösterirler ama bir patlama sesiyle kaçışırlar. 

Babası da suçsuz, tecavüz suçuyla iftira atılmış bir zencinin avukatlığını üstlenir. Bütün kasaba halkı tepki gösterir. Bazılarının da düşmanlığını kazanır Atticus. Fakat o bunları önemsemez. İdeallerinden vazgeçmez. 

Yardımcıları olan Calpurnia çocukları bir zenci kilisesine götürür. Çocuklar burada zencilerin hiç de söylendiği kadar kötü olmadıklarını, kendileri gibi insanlar olduklarını görür. Baba da bu durumdan son derece hoşnut olur. 

Bir gece çocuklar evlerine dönerken saldırıya uğrarlar. Saldırıyı gerçekleştirenin sonradan zenciye de iftira atan adamdır. Bu adam önce avukat Atticus’a sonra da çocuklarına saldırmıştır. Çocukları bu saldırıdan da çok korktukları evden dışarı hiç çıkmayan Boo Radley kurtarmıştır. 

Avukatın bütün savunmasına, suçu destekleyen hiçbir kanıt olmamasına rağmen sadece zenci olduğu için adam suçlu bulunmuştur ve cezası idamdır. Fakat zenci hapishaneden kaçmaya çalışırken muhafızlar tarafından vurulur ve ölür. Bu adamın suçsuzluğuna çocuklar da inanmaktadır ve bu ölüm ve infaz onları çok üzer. Fakat kasaba halkını memnun eder. 

Kitap ırkçılığı yerip, yanlışlığını gözler önüne serip eşitliği savunması açısından zamanının en dikkat çeken ve eleştiri alan yapıtı olmuştur.
Detay
  •   Tür : Roman, Sel Yayınları, Çok Okunan
  •   Okundu: 1046
  •   7
      0
  •   Sayfa : 355
  •   Yayın : 2013
  •   0
  Puanı :6.0/ 10
3.0PUAN
Ruhi Mücerret

Dublörün Dilemması ve Korkma Ben Varımın yazarı Murat Menteşten doludizgin bir roman daha!

Sıkı tutunun!

İstiklal Harbinin son gazisi, 100 yaşındaki millî kahraman RUHİ MÜCERRET; bir dünya starına nasıl dönüşüyor?

Zaten ecelin menzilindeyken, esrarengiz psikopat MASUM CİCİyi haklayabilecek mi?

Mabet filozofu AVNİ VAVdan daha neler öğrenecek?

NAZLI HİLALe, 70 yaş farka rağmen nasıl açılacak?

Ve son nefesinde kelime-i şahadet getirebilecek mi?

Bir gözü mavi, diğeri kahverengi avare CİVAN KAZANOVA; elden düşme ruhunu, şeytana neden satıyor?

Depremde yitirdiği SERPİL SİLAHLIPERİyi unutmayıp da ne yapacak?

Marifetli afet FUJER FUJİden kaçarken neye yakalanacak?

Kan kanseri yeğeni OZANı hangi parayla tedavi ettirecek?

Alınyazısındaki boşlukları neyle dolduracak?

İntiharın eşiğinde tetikte beklerken, kimvurduya mı gidecek?

Ziyadesiyle kahkaha ve bir nebze gözyaşı içeren bu serüvende

trenler gemilere çarpıyor.

İstiklal Savaşı, 85 yıl sonra devam ediyor.

Şakaklar matkapla deliniyor.

Uçaklar düşüyor.

Kaybedenler şampiyon oluyor.

Ölüler diriliyor.

Serseri kurşunlar uçuşuyor.

Detay
  •   Tür : Macera – Aksiyon, Roman
  •   Okundu: 473
  •   0
      0
  •   Sayfa : 0
  •   Yayın : 2013
  •   0
  Puanı :3.0/ 10
2.0PUAN
İnce Memed - 1
Otuz iki yıllık bir zaman diliminde yazılan İnce Memed dörtlüsü düzene başkaldıran Memed'in ve insan ilişkileri, doğası ve renkleriyle Çukurova'nın öyküsüdür. Yaşar Kemal'in söyleyişiyle 'içinde başkaldırma kurduysa doğmuş' bir insanın, 'mecbur adam'ın romanı.

Abdi Ağa'nın zulmüyle köyünü terk etmek zorunda kalan Memed, Ağa'nın yeğeniyle evlendirilmek üzere olan Hatçe'yi kaçırır. Abdi Ağa'yı yaralayan, yeğenini de öldüren Memed eşkıya Deli Durdu'ya katılır, ancak kıyıcılığına katlanamadığı Deli Durdu'dan iki arkadaşıyla birlikte ayrılır. Memed, sıradan bir köy çocuğuyken, zulmedenler için eşkıyaya, köylüler içinse bir kurtarıcıya dönüşür.

"Bir yaşam biçimini bir halkın portresi olarak böylesine veren bu romandan daha iyisi yazılamazdı."
- The New York Times Book Review, (A.B.D.)

"Şaşırtıcı, orijinal bir kitap."
- Sunday Times, (İngiltere)

"Epik boyutlara ulaşan ve muhteşem bir sona ulaşmak için hız kazanan öyküye kendinizi kaptırıyorsunuz."
- Sunday Times, (İngiltere)

'Yaşar Kemal, şaşılacak ölçüde yaratıcı'
-The Booksell, (İngiltere)

'Yaşar Kemal, karakterlerini unutulmaz, seçkin ve gerçek hayattan daha da gerçekçi kılan detay zenginliği ile Rus Edebiyatının kalitesine ulaşıyor.'
-Sunday Telegraph, (İngiltere)
Detay
  •   Tür : Roman
  •   Okundu: 94
  •   0
      0
  •   Sayfa : 436 sayfa
  •   Yayın :
  •   0
  Puanı :2.0/ 10
5.0PUAN
İçimizdeki Şeytan
İçimizdeki Şeytan Roman Özeti

Romanımız üniversite öğrencisi olan Nihat ile Ömer'in vapurda giderlerken Ömer'in öndeki yerlerde oturun güzel bir genç kızı fark etmesiyle başlar. Vapur iskelede durduktan sonra Ömer kızı kaybetmemek için arkasından ilerlemeye başlar. Ömer tam kıza sesleneceği sırada yanında orta yaşlı bir bayanın olduğunu görür ve bu bayan Ömer'e seslenir. Kadın Ömer'lerin uzaktan akrabası olan Emine teyzedir. Emine teyze kızın adının Macide ve Balıkesir'deki bir akrabasının kızı olduğunu, musikiye duyduğu ilgiden dolayı buraya konservatuar okumaya getirdiğini söyler.

Macide Balıkesir'de okurken musikiye olan yeteneği ve ilgisi hocaları tarafından fark edilir. Bu sırada okula yeni gelen genç öğretmen Bedri Bey ile aralarında birşey olduğuna dair dedikodu çıkar. Bu dedikodu onların arasında bir anda duygusal bir bağ kurar. Fakat Bedri öğretmen sene sonunda okuldan ayrılmak durumunda kalır ve İstanbul'a taşınır.

Ömer bir akşam Emine teyzesinin evine gider , herkesin morali bozuktur. Macide'nin babası vefat etmiş ve ev halkı bunu Macide'ye söylemiştir. Macide o akşam odasından hiç çıkmaz. Ömer'de kendi için hazırlanan odaya gider ve uykuya dalar. Ertesi gün Macide ve Ömer aynı zamanlarda kalkar evde başka kimse uyanık olmayınca birlikte kahvaltı yaparlar sonra Ömer Macide'yi okuluna bırakır akşamda gelip alacağını söyler.

Ömer akşam Macide'yi alır yürüyerek giderlerken Ömer hislerini Macide'ye açıklar. Macide'de aynı şekilde karşılık verir. O günden sonra her gün birlikte gezmeye başlarlar. Macide'nin babasının vefatıyla parada kesilince Macide'den rahatsız olmaya başlarlar ve bir akşam Macide'yi azarlarlar. Buna çok üzülen Macide o gece tüm bavulunu toplar ve evden çıkar fakat nereye gideceğini bilemez. Kötü birşey olacağını hisseden Ömer ise Macide'nin evinin önünden gitmemiştir. Macide'yi alarak kendi evine giderler. O geceden sonra karı koca olarak yaşarlar fakat geçim sıkıntısı kısa zamanda baş gösterir.

Ertesi sabah postanedeki işine gider öğlen de Hafız efendi ile yemeğe çıkar Hafız efendi bir sıkıntısını Ömer'e anlatır . Kayınbiraderi hapse girer kefaret için kasadan iki yüz elli lirayı alıp kayınbiraderine verdiğini söyler. Tahliye edildiğinde parayı alıp tekrar yerine koyacağını söyler fakat mahkeme bi türlü olmaz. Rahatlamak için de Ömer'e anlatır.

Ömer akşam eve gittiğinde Nihat ve Profesör Hikmet adında ki iki arkadaşının onu beklediklerini görür. Macide ise bu iki adamdan hiç hoşlanmamıştır. Siyasetle alakalı yazılar yazan Nihat , veznedar Hafız efendiyi ihbar edeceğini söyleyerek ondan para istemeyi önerir fakat iyice geçim sıkıntısı yaşayan Ömer bunu kesinlikle reddeder.

Profesör Hikmet Ömer ile Macide'yi bi akşam sazlı sözlü bir eğlenceye davet eder. Eğlence sırasın Macide Bedri ile karşılaşır. Ablasının rahatsızlığından dolayı Bedri öğretmenliği bırakmış piyano çalmaktadır. Bedri ile Ömer ise uzun zamandır görüşmeyen iki arkadaştır. Bedri Macide'ye olan hislerini hala hissetse de asla belli etmez ve Ömer Sırf Macide'den dolayı sürekli maddi yardımda bulunur.

Ömer bir akşam eve geldiğinde Macide ile Bedri'yi başbaşa otururken görünce yanlış anlar ve Bedri'ye hakaretler eder.Ömer sandalyeye oturarak ağlamaya başlar. Geçim sıkıntısından dolayı Hafız efendiyi tehdit ederek para almıştır sonra da pişman olarak bu parayı Nihat'a vermiştir. Ömer yaptığından utanarak hemen Bedri'nin evine gider ve özür diler Bedri Ömer'i affeder.

Yine bir akşam Ömer ve Macide eğlenceye davetlidir . Davette Bedri ile Profesör Hikmet 'te vardır . Macide oldukça sıkılmıştır fakat Ömer'in kalkmaya hiç niyeti yoktur. Eski arkadaşı olan Ümit isimli bir kızla da oldukça samimi olur. Eğlence sonunda gazinoya gitmeye karar verirler , Ömer ise Macide'yi unutup Ümit'le takılmaktadır. Gazinoda iyice canı sıkılan Macide lavaboya gider o sırada Ömer'in arkadaşı olan İsmet Şerif içeri girer ve Macide'yi sıkıştırmaya çalışır .Macide adamı iterek oradan kaçar. İçeri girip yerine oturduğunda ise Profesör Hikmet tarafından tacize uğrar. Ömer olanları görmesine rağmen Profesöre olan borcundan dolayı sesini çıkaramaz ve Ümit'le ilgilenmeye devam eder.

Macide tüm bu olanlardan sonra Ömer'de dahil herkesten ve her şeyden tiksinmeye başlar. Ömer'e uzunca bir mektup yazar o anda Bedri içeri girer ve Ömer'in tutuklandığını söyler. O günden sonra Bedri ile Ömer'i ziyarete gitmeye başlar. Fakat hep susarlar.

Bir gün yine ziyarete gittiklerinde Macide'nin gitmesini Bedri ile konuşacağını söyler. Macide Bedri'yi dışarıda bekler. Ömer Bedri'ye tahliye olduğunu artık dışarı çıkabileceğini , yalnız hatalarını bildiğini ve Macide'yi daha fazla üzmek istemediğini söyler. Macide'yi Bedri'ye emanet eder dilerse Macide ile evlenebileceğini söyler. Bedri olanları Macide'ye anlatınca Macide sadece susar. Bedri evine taşınmasını söyler Macide'de kabul eder. İçinde garip bir hisle yanında Bedri yürümeye başlarlar.
Detay
  •   Tür : Aşk – Romantik, Türk Klasikleri, Roman
  •   Okundu: 595
  •   1
      1
  •   Sayfa : 261
  •   Yayın : 1998
  •   0
  Puanı :5.0/ 10
2.0PUAN
Dublörün Dilemması

Tam bir edebi cephanelik!
Saatte 300 km hızla akıyor!
Hızlı! Komik! Heyecanlı!
Romancılıkta siyah kuşak sahibi bir yazar!
Ruhi Mücerret'in yazarından Dublörün Dilemması!
"Aynı anda iki yerde olmanız mı gerekiyor? Bizi arayın!""Felsefi çığlıklarla dolu bir roman."
-Nihat Genç-"Hiperaktif bir zekânın ürünü."
-Alper Canıgüz-

Detay
  •   Tür : Araştırma - Tarih
  •   Okundu: 93
  •   0
      0
  •   Sayfa : 272
  •   Yayın : 2016
  •   0
  Puanı :2.0/ 10
2.0PUAN
Kinyas ve Kayra

"Hiç uykum yok. Hiç uyuyamıyorum. Domuz gibi içiyorum. Ama gözlerimi kapalı bile tutamıyorum. Sabaha beş saat var. Annemi düşünüyorum. Nerededir şimdi? Aynada kendime bakıyorum bazen. Ve tek kelime etmesem bile vücudum yaşadıklarımı, hayattan ne anladığımı anlatmaya yetiyor. Sağ omuzuma kendi çizdiğim kelebek, beğenmediğim için üzerine attığım çarpı işareti ve altında aynı kelebeğin bir Japon tarafından çok daha iyi işlenmişi. Sol dirseğimin iki parmak yukarısındaki kurşun yarası. Bileklerimdeki otuz dört dikiş. Medeniyeti bir aralar, herkes gibi yaladığımı kanıtlayan apandisit ameliyatımın izi. Ve sırtımı kaplayan, Tanrı'nın yüzü. Bilmiyorum... Hızlı yaşadım. Ama genç ölmekten çok, hızlı yaşlandım! Ama hayattayım.Kayra, bir gün bana 'Mutsuzluğuna hiçbir çare aramıyorsun' demişti."

Detay
  •   Tür : Edebiyat
  •   Okundu: 292
  •   0
      0
  •   Sayfa : 576
  •   Yayın : 2014
  •   0
  Puanı :2.0/ 10
2.0PUAN
Puslu Kıtalar Atlası

Bir "ilk kitap", Türkçe edebiyatta yeni ve pırıltılı bir yazar... "Yeniçeriler kapıyı zorlarken" düşler üstüne düşüncelere dalan Uzun İhsan Efendi, kapı kırıldığında klasik ama hep yeni kalabilen sonuca ulaşmak üzeredir: "Dünya bir düştür. Evet, dünya... Ah! Evet, dünya bir masaldır." Geçmiş üzerine, dünya hali üzerine, düşler ve "puslu kıtalar" üzerine bir roman. Hulki Aktunç'un önsözüyle...

Detay
  •   Tür : Edebiyat
  •   Okundu: 118
  •   0
      0
  •   Sayfa : 238
  •   Yayın : 2012
  •   0
  Puanı :2.0/ 10
2.0PUAN
İstanbul Hatırası

Byzantion'dan İstanbul'a uzanan, heyecan yüklü bir serüven...Sarayburnu'nda, Atatürk heykelinin ayaklarının dibinde bir ceset, Avuçlarında antik bir pere.... Ama ne bu ceset son kurban, ne de bu antik para son sikke... Yedi kurban, yedi hükümdar, yedi sikke, yedi kadim mekân. Ve tek bir gerçek: Bu şehrin gizemli tarihi."Şehre bakıyorduk denizden. Sisler içindeydi İstanbul... Sisler içinde deniz... Sisler içinde teknemiz. Sultanahmet'in minareleriydi görülen, Ayasofya'nın kubbesi, Topkapı Sarayı'nın kuleleri. Hiç yağmalanmamış, yıkılmamış, kirletilmemiş gibiydi şehir. Bembeyaz bir sisle örtmüştü doğa, ne varsa görüntüyü çirkinleştiren. Güneş doğmadan bir anlığına beliren bir hayal gibi... Büyülü bir bulut gibi... Bir masal imgesi gibi... Yeni kurulmuş bir kent gibi... Taze bir başlangıç gibi... Genç, umutlu, güzel...İstanbul'a bakıyorduk denizden. Ölülerimizin yüzlerine bakıyorduk... Onların gözlerindeki kendi kederimize. Çaresizliğimize bakıyorduk, avuçlarımızda büyüyen zavallılığa, kanımızda filizlenen korkaklığa... Elimizden alman hayata bakıyorduk... Güneşli günlerimize, umut dolu sabahlara, eğlenceli bahar akşamlarına... Sönen anılarımıza bakıyorduk, ölen hayallerimize, yıkılan düşlerimize... Sönen anılarımızı, ölen hayallerimizi, yıkılan düşlerimizi yüklenip yorgun bir şilep gibi bizden uzaklaşan şehrimize... Şehrimizle birlikte yitirdiğimiz kendimize bakıyorduk..."

Detay
  •   Tür : Edebiyat
  •   Okundu: 86
  •   0
      0
  •   Sayfa : 590
  •   Yayın : 2016
  •   0
  Puanı :2.0/ 10
8.3PUAN
Çalıkuşu
Çalıkuşu, Reşat Nuri Güntekin tarafından 1922 yılında yazılmış bir romandır. Türk edebiyatının en çok sevilen klasik eserleri arasında yer alır. Ağırlıklı olarak Anadolu'da geçen ve arka planda Osmanlı'nın son yıllarını anlatan bir romandır. Kitabın son kısmı hariç, ki bu bölüm dışarıdan bir gözlemcinin anlattıklarıdır, romanın ana kahramanı Feride'nin hatıra defteri şeklinde yazılmıştır.

Reşat Nuri Güntekin, Çalıkuşu'nu önce İstanbul Kızı adıyla dört perdelik bir oyun olarak yazmıştır. Yapıtı, 1922'de Vakit Gazetesi'nde Çalıkuşu adıyla roman olarak yayınlanınca büyük ilgi çekmiştir.

Çalıkuşu, duygusal bir olayı anlatmakla birlikte dönemin toplumsal sorunlarının eleştirel olarak da ortaya koymaktadır. Çalıkuşu, Türkiye'de yeni ve modern bir dönemin başlamasını özendiren bir roman olarak kabul edilmektedir.

Çalıkuşu ilk kez 1922 yılında Vakit gazetesinde tefrika edilmiş ve aynı yıl kitap olarak basılmıştır. Beşinci baskısından sonra eser, 1939 yılında bizzat Reşat Nuri Güntekin tarafından sonra tekrar yayımlanmıştır. Bu kitap söz konusu baskısından yararlanılarak aslına uygun olarak yayına hazırlanmıştır. 
(Tanıtım Bülteninden)
Detay
  •   Tür : Edebiyat, Roman, inkılâp Kitabevi
  •   Okundu: 452
  •   6
      0
  •   Sayfa : 2147483647
  •   Yayın : 2013
  •   0
  Puanı :8.3/ 10
8.0PUAN
Aklından Bir Sayı Tut
Aklından Bir Sayı Tut Kitabı Hakkında Genel Bilgiler
Aklından Bir Sayı Tut, John Verdon'un 2010 yılında yayımlanan, dedektif David Gurney serisinin ilk kitabıdır. Yazar, daha sonra Gözlerini Sımsıkı Kapat, Şeytanı Uyandırma ve Peter Pan Ölmeli adlı romanlarıyla da aynı başarıyı yakalamış ve kitapları 25 dile çevrilerek çok satanlar listesine girmeyi başarmıştır. 

John Verdon’ın yazdığı romanlara eşi Naomi ilham kaynağı olmuştur. Taslak halindeki romanını iki senede tamamladıktan sonra olumlu eleştiri ve teşviklerle serinin devam kitaplarını yazmaya karar vermiştir.

Aklından Bir Sayı Tut Kitabının Konusu
Kitap, işkolik bir dedektif olan David Gurney’in, akıl almaz ve korkunç cinayetleri soğukkanlılıkla ve başarıyla çözümünü ele alır.

Aklından Bir Sayı Tut Kitap Özeti
Katil, kurbanlarına bir mektup göndererek kendilerini, akıllarından tuttukları sayıyı bilecek kadar yakından tanıdığını ve bedel ödemenin zamanının geldiğini söyler. Kurbanlar, bir sayı tuttuktan sonra diğer zarfı açıp, tuttukları sayıyı görürler.

Katil, kurbanlarının hepsini aynı şekilde, susturucu ile vurup, kırık viski şişesi ile kafalarını keserek öldürmektedir. Kurbanlardan biri, emekli dedektif olan David Gurney’den yardım ister. Bunun üzerine dedektif olaylara dahil olur ve bu gizemli cinayetleri çözmek için işe koyulur.

Kitaptan bir bölüm
Polisin Sanatı
Jason Strunk; otuzlu yaşlarında,sessiz,sakin,silik tipli , komşularının pek göremediği ve duyamadıgı birisiydi. Kimse onun konuştuğunu veya cevap verdiğini görememişti.

Bay Strunk’ın adam öldürme takıntısı olduğu ,cesetlerini görülmemiş bir şekilde ortadan kaldırdıgını duyan komşuları onun yaptığına inanamamışlardı. Strunk öldürdüğü adamları küçük parçalara ayırıp renkli paketlere sararak çevredeki polis memurlarına noel hediyesi olarak gönderiyordu.

Dave Gurney (dedektif); Jasen Strunk 'un bilgisayar ekranındaki uysal yüzünü inceledi. Ona göre bir suçludaki kilit noktalar dudakları ve göz bebeklerinde gizliydi. Gurney,Sutrunk 'un sağ gözünü yakınlaştırarak incelemeye koyuldu. Gurney'in bildiği katillerin gözlerinde gördüğü acımasızlık bir uysallıktı.

Örneğin Jeorge Kunzman 'ın fotoğrafını dikkatle incelendiğinde de aynı bakışı yakalamıştı.
Madeleine odaya girerek, lale soğanlarını ekmek için Gurney 'in kendisine yardım etmesini istedi ve David 'in incelediği resimdeki adamın çok çirkin olduğunu söylemişti.
Detay
  •   Tür : Polisiye - Suç, Roman, Koridor Yayıncılık
  •   Okundu: 1128
  •   8
      1
  •   Sayfa : 475
  •   Yayın : 2011
  •   0
  Puanı :8.0/ 10
7.8PUAN
Her Şey Seninle Başlar
Çaresizlik öğrenilmiştir.
Başarılı olmak da öğrenilebilir.
Sende sandığından fazlası var!
Gelebileceğin en iyi yerde değilsin.
Yeni bir hayat için gereken, yeni bir akıldır.
Doğru şeyi yapmak için yanlış zaman yoktur.
Rüzgarı suçlamayı bırak, yelkenleri kullanmayı öğren!
Seyirci koltuğundan sıkıldıysan, sahneye çık.
Zirvede her zaman bir kişiye daha yer var.
Her şey seninle başlar!

Başkaları yapabildiyse, sen de yaparsın.
Hayatta ya tozu dumana katarsın,
Ya da tozu dumanı yutarsın.
Seçim senin!
(Tanıtım Bülteninden)
Detay
  •   Tür : Kişisel Gelişim, Alfa Yayınevi
  •   Okundu: 1101
  •   3
      0
  •   Sayfa : 2147483647
  •   Yayın : 2013
  •   0
  Puanı :7.8/ 10
7.0PUAN
Aşk ve Gurur
Aşk ve Gurur, taşralı bir beyfendinin kızı olan Elizabeth Bennett ile varlıklı ve soylu toprak sahibi Fitzwilliam Darcy arasındaki çatışmayı anlatır. Gerçi Jane Austen bu iki karakteri birbirlerinin tuzağına düşmüş kişiler gibi sunar, ama "ilk izlenim"i tersine çevirmekte gecikmez: Soyluluk ve servetten kaynaklanan "gurur" ile elizabeth'in ailesinin soylu olmayışı karşısında beslediği "önyargı", Darcy'yi mesafeli davranmak zorunda bırakır. Elizabeth'in davranışında da hem özsaygının uyandırdığı "gurur", hem de Darcy'nin züppeliği karşısındaki "önyargı" etkili olur. Zeki ve coşkulu Elizabeth yalnızca Austen'ın en çok sevdiği kadın kahramanı değil, aynı zaman bütün İngiliz edebiyatının en çok ilgi uyandıran kadın roman kişiliklerinden biridir.

Sıradan insanların günlük yaşamlarını işleyerek romana ilk kez belirgin bir modern nitelik kazandıran Austen'ın en sevilen romanlarından biri olan Aşk ve gurur'u, Nihal Yeğinobalı'nın yetkin Türkçesiyle sunuyoruz.
Detay
  •   Tür : Dünya Klasikleri, Aşk – Romantik, Roman
  •   Okundu: 1673
  •   1
      0
  •   Sayfa : 444
  •   Yayın : 2014
  •   0
  Puanı :7.0/ 10
4.0PUAN
Kızıl Nehirler
Biz Efendileriz, Biz Köleleriz.
Biz Her Yerdeyiz, Hem de Hiçbir Yerde.
Biz Karar Verenleriz.
Kızıl Nehirlerin Hakimiyiz.

Kalbinize güvenmiyorsanız ya da ocakta yemeğiniz varsa, bu kitabı okumaya başlamayın.

Grange'nin sınır tanımayan hayal gücü, sürekli artan gerilim, etkileyici karakterler, birbirinden korkunç cinayetler; hepsi daha ilk satırlardan itibaren size hükmedecek...

"Kızıl Nehirler" sadece Fransa'da 450.000 sattı ve 20 dile çevrildi.

Soluk kesen bir tempo. İnsanı hemen saran bir hikaye. Çok gerçekçi şiddet sahneleri. İki sıradışı insanın çevresinde gelişen olaylar: biri enerji dolu, tecrübeli bir polis, diğeri sokaklardan gelme Mağripli bir çaylak...

"İnsanı daha ilk sayfalardan itibaren sarsan, altüst eden, yutan o kitaplardan biri. Sizi sürekli olarak gerilimin sınırlarında dolaştıracak; akkor haline gelmiş bir telin üzerinde yürüyormuş hissi verecek kusursuz bir thriller."
-Le Monde-

"James Ellroy ve Thomas Harris etkisinde bir seri cinayet hikayesi."
-Le Nouvel Observateur-

"Grange inanılmaz bir ustalıkla, insanı şaşkına çeviren kusursuz bir roman yazmayı başarmış. Okur romandan şok halinde ve kitabın bitmiş olmasından duyduğu boşluk içinde çıkıyor."
-Le Point-

"Polisiye-gerilim romanlarının Anglosaksonların işi olduğu söylenirdi. Grange 'Kızıl Nehirler'le, sadece bir Fransız yazarın bu türde yazabileceğini değil, aynı zamanda Anglosaksonlara gerçekten sıkı bir rakip olacağımı da kanıtlıyor."
-Le Magazine litteraire-

"'Kuzuların Sessizliği'nden bu yana yazılmış en iyi gerilim romanı."
-Le Figaro-
(Arka Kapak)
Detay
  •   Tür : Diğer - Karışık, Roman, Doğan Kitap
  •   Okundu: 411
  •   0
      0
  •   Sayfa : 405
  •   Yayın : 1994
  •   0
  Puanı :4.0/ 10
2.0PUAN
Uğultulu Tepeler

Emily Jane Brontë (30 Temmuz 1818 - 19 Aralık 1848), İngiliz roman yazarı ve şair. Kaleme almış olduğu tek roman, Uğultulu Tepeler (Wuthering Heights) bugün İngiliz edebiyatının en önemli eserlerinden biri olarak anılmaktadır.Emily Bronte 1818 yılında Thornton, Yorkshire´da doğdu. 6 çocuğun beşincisi olan Emily, Charlotte Brontë´nin küçük kız kardeşi idi. 1820´de aile Haworth´a taşındı. Çocukluk yıllarında, annelerinin ölümünün ardından, üç kız kardeş (Charlotte, Emily ve Anne) ve erkek kardeşleri Branwell Brontë hayalî yerler düşlemişlerdir ki bunların isimlerine hikâyelerinde rastlanmaktadır. Emily´nin o dönemde kaleme aldığı çalışmalarından çok azı bugüne ulaşabilmiştir. Emily 1838´de Halifax yakınlarındaki Mis Patchett´in Kızlar Akademisinde (Miss Patchett´s Ladies Academy) çalıştı. Daha sonra kardeşi Charlotte ile birlikte Brüksel´deki özel bir okula devam etmiştir.1847´de tek romanı olan Uğultulu Tepeler´i yayımlamıştır ki bu roman üç ciltlik bir setin ilk iki cildini oluşturmaktaydı. Son cilt kız kardeşi Anne tarafından yazılan Agnes Grey isimli romandır. Romanın yenilikçi yapısı eleştirmenleri bir anlamda şaşırtmıştır. Her ne kadar ilk çıktığında hem iyi hem de kötü yorumlar alsa da, roman zamanla bir İngiliz edebiyatı klasiği haline gelmiştir. 1850´de Charlotte romanı yayına hazırlayıp, düzenlemiş ve Emily´nin gerçek ismiyle, tek başına bir eser olarak Uğultulu Tepeler ismiyle yayımlamıştır.Kız kardeşleri gibi Emily´nin sağlığı da evde ve okuldaki zor şartlar sebebiyle zayıflamış, kötüleşmiştir. Erkek kardeşinin Eylül´deki cenazesi sırasında soğuk algınlığı kapmış, ve her türlü tıbbî müdahaleyi reddettikten sonra 19 Aralık 1848´de tüberküloz sebebiyle vefat etmiştir. Haworth, West Yorkshire ("Batı Yorkshire"), İngiltere´de defnedilmiştir.

Detay
  •   Tür : Edebiyat
  •   Okundu: 129
  •   0
      0
  •   Sayfa : 392
  •   Yayın : 2015
  •   0
  Puanı :2.0/ 10
2.0PUAN
Genç Werther'in Acıları

Detay
  •   Tür : Edebiyat
  •   Okundu: 145
  •   0
      0
  •   Sayfa : 135
  •   Yayın : 2010
  •   0
  Puanı :2.0/ 10
2.0PUAN
Madam Bovary

Detay
  •   Tür : Edebiyat
  •   Okundu: 114
  •   0
      0
  •   Sayfa : 280
  •   Yayın : 2006
  •   0
  Puanı :2.0/ 10
5.0PUAN
Aylak Adam
Aylak Adam Hakkında Genel Bilgiler
Aylak Adam, Yusuf Atılgan’ın 1959’da yayımlanan ilk romanıdır. O dönemlerde geçimini çiftçilikle sağlayan Yusuf Atılgan, bu romanı ile Yunus Nadi Roman Armağanı ödüllerine başvurur ve ikincilik ödülü kazanır.

Yusuf Atılgan, köyde yaşadığı halde köyü anlatan bir roman yazmak yerine kentlerde yaşayan insanları anlatan bir roman yazmayı tercih etmiştir. Bunun nedenini ise şöyle açıklamaktadır:
“Evet ben bir köylüyüm ama köy romanı yazmak için köylü olmak yetmez. Kent insanının aylaklığını anlatmak ki bunun batıdaki karşılığı bohemliktir, çok daha kolaydır. Ben İstanbul’da okudum. Bu yüzden biraz İstanbul hasretimi gidermek, biraz da yaşadığım gariplikleri yansıtmak isterken ortaya Aylak Adam çıktı.
 
Aylak Adam Kitabının Konusu
Aylak Adam, geçimini ailesinden kalan mirasla sürdüren, belirli bir işte çalışmaya ihtiyaç duymayan, sorumluluk almaktan kaçınan, bir yandan da gerçek sevgiyi arayan C. adlı bir adamın hikayesini anlatır.

Kitap, her biri C.’nin bir mevsim boyunca yaşadıklarını anlatmak üzere toplam dört bölüme ayrılmıştır. 
 
Aylak Adam Kitabının Özeti
Kitabımızın baş kahramanının adı Bay C. Babasından kalan evlerin kira gelirleriyle hayatını sürdüren oldukça aylak bir karakter C. Günlük hayatını arkadaşı Sadık'ın atölyesinde, kahvehanelerde ve sokaklarda dolaşarak geçirmektedir.

C. annesini çok küçük yaşta kaybeder ve teyzesi annesinin yerini alır. Annesiz büyümenin etkisiyle tüm kadınlarda annesini arar ve onun mükemmel olmasını ister. Bundan dolayı aşkta aradığını bulamamıştır.

C. bir gün Ayşe adında bir kızla tanışır ve ona karşı bir şeyler hissetmeye başlar. Fakat aşırı kıskanç olan C. Ayşe'yi birgün biriyle görür ve sorgusuz sualsiz hiç dinlemeden terk eder. Oysa Ayşe'nin yanında ki kişi iş arkadaşıdır. Daha sonra C. sokaklarda boş boş gezerken bir kız görür ve dikkatini çeker, hemen bu kızı takip etmeye başlar. Sonunda bu kızla tanışır ilgi duyar ama bazı şeyler eksiktir. Bundan dolayı kızı bir daha arayıp sormaz.

Daha sonra pansiyonda Ayşe'yi tekrar görür ve hisleri yeniden ortaya çıkar. Yeniden birlikte olurlar fakat Ayşe C'nin beklentilerini karşılayamaz. Zamanla ikisi de bunu anlar ve ayrılırlar. C. aylak hayatına yeniden döner. sokaklarda boş boş gezerken mavi yağmurluklu bir kadın görür ve aradığı kadının o olduğunu düşünür, peşinden koşar fakat yakalayamaz ve yıllardır aradığı kadın bindiği otobüsle kaybolup gitmiştir.
 
Detay
  •   Tür : Roman, Edebiyat, Türk Klasikleri
  •   Okundu: 1558
  •   0
      0
  •   Sayfa : 0
  •   Yayın : 2000
  •   0
  Puanı :5.0/ 10
5.0PUAN
Kumral Ada Mavi Tuna
"Bir Salı sabahı uyandım. Bütün gazeteler hayatta en çok sevdiğim kadının bir cinayet işlediğini yazıyordu. Bunu hiç beklemiyordum. Beynimden vurulmuşa döndüm. İç dengelerim şiddetle sarsıldı. Oysa gerçeği biliyordum ama bana kimse tek bir şey sormamıştı. Onu mahkûm etmişlerdi! kapı çalındı. İki asker beni almaya gelmişti. İç savaş çıkmış, seferberlik ilan edilmişti. Bunu bekliyordum. Hiç şaşırmadım. Bunu uzun zamandır korku ve kuşkuyla hep bekliyordum. Hazırlandım ve o Salı sabahı evden çıktım. Genç bir öğretmen bir sabah Kuzguncuk'taki evinden apar topar alınıp, askere götürülür. O, bunun bir kabus olduğuna, arkadaşlarıysa onun iç savaşa katıldığına inanmaktadır. Oysa annesi oğlunun bir ambulansla evden götürüldüğünü anlatmaktadır."
Detay
  •   Tür : Diğer - Karışık, Roman, Everest Yayınları
  •   Okundu: 503
  •   2
      0
  •   Sayfa : 500
  •   Yayın : 1996
  •   0
  Puanı :5.0/ 10
6.5PUAN
Fatih Harbiye
Birbirinden giderek kopmaya ve birbirini reddetmeye başlayan iki hayat tarzı arasında yaşanan çatışma ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi. Tramvay yoluyla birbirine bağlanan ama birbiriyle bağdaşması mümkün olmayan iki semt: Fatih ve Harbiye. Bir genç kızın bu ikisi arasındaki gelgitleri, madde ile mana, albeni ile muhteva, göz ile kalp arasındaki çırpınışlarının hikâyesidir

Eğlenceli, danslı, şaşaalı zengin ve modern bir hayatın baştan çıkarıcı çekiciliği...

Sakin, mütevazı, denenmiş dostluklarla ve eski değerlerle donatılmış bir hayatın insanı saran huzuru...

Bu iki hayat tarzı arasında hafif bir baş dönmesiyle gelgitler yaşayan bir genç kız.

Yeni bir hayat biçimine doğru koşmak isterken kendi geçmişine ve sevgilerine ihanet ettiğini düşünmenin yarattığı tedirginlikler.

Bu toprağın musikisi içinde güven ve sükûnet vaat eden bir sevgiliyle parıltılı bir şıklıkla kadınların başını döndüren zengin bir genç.
(Arka Kapak'tan)
Detay
  •   Tür : Diğer - Karışık, Ötüken Neşriyat
  •   Okundu: 581
  •   0
      0
  •   Sayfa : 138
  •   Yayın : 1995
  •   0
  Puanı :6.5/ 10
7.3PUAN
Ve Dağlar Yankılandı
Kitapları Dünyada 38 Milyondan, Türkiye'de1 Milyondan Fazla Satan Khaled Hosseini'den Yine Çok Satacak Bir Roman!..

Gece vakti, çölü bir el arabasını çekerek geçen bir baba. Arabanın içinde annesiz iki çocuk; iki kardeş; biri kız, biri erkek. Küçük Peri için ağabeyi Abdullah, ağabeyden çok öte. On yaşındaki Abdullah’a sorsanız Peri, her şey demek. Köylerinden Kâbil’e varmak için çıktıkları yolculuğun sonunda aileyi yürek parçalayıcı bir son bekliyor. Fakat aslında bu bir son değil... Kardeşlerin başlarına gelenler -yakın ya da uzak- ilişki kurdukları tüm insanların hayatlarında nesiller boyu yankılanacak...

Hayat farklı aileleri sevgi ve fedakârlık, ihanet ve sadakat gibi ortak duygularla sınarken, karakterlerin başlarına gelenler ve yaptıkları seçimler, kitabın her biri ayrı bir renk ve lezzet taşıyan katmanlarını oluşturuyor. Afganistan’ın küçük bir köyünde doğan ve okuru Kâbil’den Paris’e, San Francisco’dan Tinos adasına taşıyan bu öykü, her sayfada renklenip güçleniyor.

Ve Dağlar Yankılandı, bizi biz yapan değerler üzerine düşündüren, ustalıkla yazıldığını her bölümde yeniden kanıtlayan, büyüleyici bir roman. Uçurtma Avcısı ve Bin Muhteşem Güneş ile dünya çapında sevilen bir yazar olan Khaled Hosseini’nin yazarlığında bir dönüm noktası.
Detay
  •   Tür : Roman, Edebiyat, Everest Yayınları
  •   Okundu: 548
  •   2
      1
  •   Sayfa : 424
  •   Yayın : 2013
  •   0
  Puanı :7.3/ 10
5.0PUAN
Gazap Üzümleri
John Steinbeck’in en önemli eserlerinden biri olan Gazap Üzümleri, 1930’larda ABD’de ortaya çıkan Büyük Göç’ü anlatır. Binlerce emekçi insanın verimli topraklara yolculuğunu anlatan sosyolojik gözlem niteliğinde bir romandır. Aynı zamanda daha iyi bir yaşam hayali kuran Joad ailesinin Oklahoma’dan Kaliforniya’ya gitmek üzere çıktıkları yolculuğun hikayesini anlatır.
Mecburi iş göçünün beraberinde getirdiği toplumsal sorunları ve bu göçlerin sonucunda şehirlerde oluşan yeni sınıfı anlatan başarılı bir eserdir.
Detay
  •   Tür : Roman, Diğer - Karışık, Remzi Kitabevi
  •   Okundu: 360
  •   0
      0
  •   Sayfa : 480
  •   Yayın : 2004
  •   0
  Puanı :5.0/ 10
4.0PUAN
Katre-i Matem
Roman, müzayededen alınan elyazması bir kitabın hikâyesi olarak başlıyor. Okurlar, bu elyazması kitabın açtığı kapıdan içeri giriyor, bir devre adını veren lalenin izinde İskender Pala'nın yarattığı etkileyici ve büyüleyici bir atmosferin içinde yol alıyor. 

İstanbul bu romanda, karmaşası, heyecanı, isyanları, kalabalığı ile lalelere bürünüyor. Öyle ki lale sadece bir çiçek değil, bir yaşayış tarzı, estetik bir tavır, kültürel ve tarihsel bir birikim olarak İstanbul'u, hatta tüm Osmanlı'yı çevreliyor. İstanbul, doğal tüm güzelliklerinin, mimari şaheserlerinin tarihî debdebesi ile beraber lalezarlara, lale yarışlarına, lale şiirlerine bezeniyor; lalelerin şehri, renklerin şehri, yaprakların şehri haline dönüşüyor. 

İskender Pala, Katre-i Matem'de usta kalemiyle lalelere bezediği İstanbul'da kavuşup doyulamayan, kavuşulamayıp yakan aşkların elemli ve Osmanlı hallerini de tüm ıstırap ve coşkularıyla anlatıyor. Sevdiğini, aşklarının ilk gecesinde kaybeden Şahin'in macerasını anlatan roman, bu kaybın ardındaki esrarı çözmek için külhanlara, tomruklara, lalezarlara ve hatta Osmanlı sarayına kadar gidiyor. İşte bu yolculuk, okuru hiç ummadığı yerlerde hiç ummadığı maceralarla karşılaştırıyor.

Cinayetlerin gölgesiyle giderek gizemli bir hal alan olaylar Lale Devrine nihayet veren Patrona Halil İsyanının yakıcı siyasal çalkantılarıyla birlikte çözülmeye başlıyor. 

Kalemimi hokkaya bandırdığım şu anda -ki Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'yı canından; Sultan III. Ahmet'i de tahtından eden cehennemden nişan Eylül İhtilali'nin üzerinden henüz iki hafta geçti- şahit olduğum olayları yazıp yazmamakta kararsız sayılırım. Bilemiyorum. Yazmak gerektiğini düşündüğüm şeyler bir bakıma devlete ait sırları ifşa etmek gibi bir ihanetin ağırlığını da vicdanıma yükleyecek. Öte yandan Şark'ın kutsal çiçeği laleye dair yorumlarda bulunacak ve belki şükufeciyan esnafını gücendirmiş de olacağım. Ama birisi çıkıp yiğit Şehzade Ahmet'i, aşağılık isyancıların yaptıklarını, cennete benzeyen İstanbul'u ve Sadabat'ın laleye kattığı zarafeti anlatmazsa bu dahi tarihe ve şehre haksızlık sayılır.
Detay
  •   Tür : Polisiye - Suç, Roman, Kapı Yayınları
  •   Okundu: 432
  •   3
      0
  •   Sayfa : 480
  •   Yayın : 2008
  •   0
  Puanı :4.0/ 10
6.0PUAN
3. Küçük Prens
"Hoşça git," dedi tilki. "Vereceğim sır çok basit: İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman doğruyu görebilir. Gerçeğin mayası gözle görülmez." Küçük Prens unutmamak için tekrarladı: "Gerçeğin mayası gözle görülmez."
Detay
  •   Tür : Diğer - Karışık, Roman
  •   Okundu: 116
  •   0
      0
  •   Sayfa : 112
  •   Yayın : 2016
  •   0
  Puanı :6.0/ 10
5.0PUAN
Monte Kristo Kontu
Dumas klasik romanın kilometre taşlarından biri olan bu yapıtında, Doğu’ya, klasik mitolojiye ve insan psikolojisine duyduğu tutkulu ilgiyi coşkun bir anlatıda, ustalıklı diliyle harmanlıyor.

“Dumas kitlelerin tutkularını paylaşmayı ve doyurmayı diğer tüm romancılardan iyi başarıyordu. Onlar gibi otoriteye, adalete ve serüvene bayılıyor; onlar gibi insanlığı kahramanlar ve alçaklar olarak ikiye ayırıyordu... Bir öyküyü başka kimsenin anlatamayacağı biçimde anlatmayı biliyor; onun kaleminin gölgesinde en yavan anlatı bile bir destan görünümüne bürünüyordu.”

André Maurois

Dumas bir sanat zirvesiydi... Hiç kimse Dumas’nın romanları ve oyunlarIndan daha iyisini yapamadı, yapmadı ya da yapamayacak.”

George Bernard Shaw "
Detay
  •   Tür : Dünya Klasikleri, Roman, ithaki Yayınları
  •   Okundu: 478
  •   5
      0
  •   Sayfa : 1056
  •   Yayın : 2010
  •   0
  Puanı :5.0/ 10
7.7PUAN
Milena'ya Mektuplar
1919 yılında Prag'daki bir kafede tanıştıklarında Franz Kafka 36, Milena Jesenská 23 yaşındaydı. Milena yaşadığı Viyana'ya döndükten sonra Kafka'ya bir mektup yazarak eserlerini çevirmek istediğini söyler. Kafka buna olumlu yanıt verir. Hastalığı nedeniyle kaldığı Meran'dan 1 yıl sonra Milena'ya ikinci mektubunu yazan Kafka, 2 yıl yoğun bir şekilde sürecek ve tarihe geçecek mektup aşkının ilk adımını atmış olur.

Bu büyük aşka tanıklık ederken aynı zamanda mektuplaşmanın o dönem insanları için önemine, mektupların başka insanların eline geçmesini engellemek için üzerlerine takma isimler yazmak, postaneden teslim almak gibi yöntemleri kullanmalarına ve mektupların hızlı ve güvenli bir şekilde alıcısına ulaştırılması için geliştirilen posta hizmetinin kusursuzluğuna şahit olacak, Kafka'nın ölümcül hastalığına bakış açısına, döneminin meşhur yazar hakkındaki düşüncelerine, kendine güvensizliğine, kıskançlıklarına, saflığına, alçak gönüllüğüne, korkularına kısacası tüm sırlarına vakıf olacaksınız.
Detay
  •   Tür : Roman, Edebiyat, Panama Yayıncılık
  •   Okundu: 576
  •   6
      0
  •   Sayfa : 400
  •   Yayın : 2013
  •   0
  Puanı :7.7/ 10
4.5PUAN
Sevda Sözleri

Cemal Süreya, Cumhuriyet Dönemi şiirinin en özel "vitamin"iydi. Lirik, erotik, politik gür bir ırmak. Sevda Sözleri bu büyük ustanın bütün şiirlerini bir araya getiriyor. Öyle bir bütünlük ki bu, sıcak, tılsımlı ve ölümsüz...

Detay
  •   Tür : Edebiyat
  •   Okundu: 461
  •   25
      1
  •   Sayfa : 336
  •   Yayın : 2016
  •   0
  Puanı :4.5/ 10
5.0PUAN
Fedailerin Kalesi Alamut
Hasan Sabbah'ın, Alamut Kalesi'nin, fedailerin ve cennet bahçelerinin hikâyesi.

Bir tarafta Hasan Sabbah'ın yeryüzü cennetiyle yeni tanışan güzel köleler, diğer tarafta onun en güvenilir savaşçıları olan fedailer. Sabbah'ın yarattığı cennetin içinde gözleri açıldığında hepsinin hayatı hiç umulmadık bir şekilde değişir.

Hikaye 11. yüzyıl İranı'nda, kendini peygamber ilan eden Hasan Sabbah'ın, seçilmiş bir grup insanı intihar suikastçısına dönüştürerek bölgede hakimiyet kurmak için çılgınca ve aynı zamanda zekice bir plan tasarladığı Alamut Kalesi'nde geçmektedir. Güzel kadınların, yemyeşil bahçelerin, şarap ve haşhaşın göz boyadığı sanal bir cennet yaratan Sabbah, genç savaşçılarını emirlerine uydukları takdirde bu cennete gidebileceklerine inandırır. Kendilerini onun yoluna adayan, ölmeyi de öldürmeyi de göze almış olan bu küçük orduyla hükümdar sınıfına gözdağı verebileceğini düşünür. Sabbah kendi deyimiyle insanların saflığını kullanıp dine adanmışlığı politik emellerine alet eder. Artık kapılar onun için ardına kadar açılmıştır. 
Detay
  •   Tür : Diğer - Karışık, Koridor Yayıncılık
  •   Okundu: 509
  •   4
      0
  •   Sayfa : 510
  •   Yayın : 2012
  •   0
  Puanı :5.0/ 10
2.5PUAN
Dava (Ciltli)

Tamamlanmamış bölümleriyle, Kafka'nın ölümünden iki yıl sonra yakın arkadaşı Max Brod'un katkılarıyla yayınlanan, gerçek dışı absürt niteliği ile, Kafka'nın çok çarpıcı, çok şaşırtıcı, çok önemli ve yapıtları arasında çok özel bir yere sahip romandır "Dava".Olmayan belirsiz bir dava üzerine kurgulanır roman. Aslında ortada geçek bir dava yoktur. Yoktur ama Bay K. zaten yaşam tarafından tutsak alınmış, fakat bunun bilincine hiçbir zaman varamamıştır. Sahi, aklı tutsak alan sınıflı toplumlarda davası olmayan kaç K. vardır?..

Detay
  •   Tür : Roman
  •   Okundu: 115
  •   0
      0
  •   Sayfa : 216
  •   Yayın : 2016
  •   0
  Puanı :2.5/ 10
6.0PUAN
Ustam ve Ben

Öğrenme aşkıyla geçti ömrümüz, aşkı öğrenemesek de…Tarihimizin en önemli ve çalkantılı dönemlerinden biri olan 16. yüzyılda İstanbul… Hindistan'dan gelen beyaz bir fil ve onun sırlarla dolu bakıcısı: Çota ile Cihan. Filbaz aynı zamanda bir üstadın çırağı. Ustası ise Sinan. Bu toprakların yetiştirdiği en büyük mimar.Elif Şafak'ın muazzam hayal gücü ve zengin diliyle Osmanlı tarihinin derinliklerine doğru şaşırtıcı bir yolculuğa çıkıyoruz. Karşılıksız bir aşk, iktidar kavgaları, yobazlığın ortasında yeşeren sanat ve beklenmedik bir ihanet…Bir tarafta bilime ve öğrenmeye inananlar, bir tarafta gelişmeyi durduranlar... Ustam ve Ben, tarihi kişiliklerin, camilerin, kütüphanelerin, türbelerin, köprülerin resmigeçit yaptığı, rengârenk, canlı, sürprizlerle dolu bir dönem hikâyesi…Öyle bir hayal dünyası ki içindeki konular ve tartışmalar günümüze dair de çok şey söylüyor. Uzun süre hafızalardan silinmeyecek, çok konuşulacak bir roman."İstanbul dediğin unutkanlıklar şehri. Orada her şey suya yazılmış. Ustamın eserleri hariç, onunkiler taşa kazınmış. O taşlardan birine bir sır sakladık. Çok zaman geçti üzerinden, nice alametler birikti ama hâlâ orada olmalı, bıraktığımız noktada. Bilmem bulan çıkar mı? Bulsa bile anlar mı? Ustamdan geriye kalan yüzlerce eserden ve binlerce, binlerce taştan bir tanesi var ki, altında gizli Arzın Merkezi."

Detay
  •   Tür : Roman
  •   Okundu: 430
  •   1
      0
  •   Sayfa : 480
  •   Yayın : 2013
  •   0
  Puanı :6.0/ 10
5.5PUAN
Korkma Ben Varım

"Öldürdüğüm insanlarla iyi arkadaş olacağımızı düşünmüşümdür hep."Dublörün Dilemması'nın yazarından komik, hızlı, şoke edici bir roman daha.Gönül İşleri Bakanlığı'nda basın müşaviri dövüş ustası Fu. Başkalarının intikamını alarak hayatını kazanan Gıcırbey. Tarih öğretmeni dilber Şebnem Şibumi.Padişah yorganları satıcısı Enver Paşa.Dul gangster Hayati Tehlike.Mr. Spock, Abdülcabbar, Ruhiye Hanım, papağan Huduni, cin Jajha, Atom Bombacıyan, Uçan Kız, Abidin Dandini, Leyla Kalahari ve diğerleri...Korkma Ben Varım'ın her sayfası sürprizlerle dolu.Aşk, dostluk, intikam, yalnızlık ve şiddetin ustaca harmanlandığı roman, olağanüstü bir enerji saçıyor."Bu kitap karnaval sırasında başgösteren bir bombardımana benziyor."

Detay
  •   Tür : Edebiyat
  •   Okundu: 133
  •   0
      0
  •   Sayfa : 424
  •   Yayın : 2009
  •   0
  Puanı :5.5/ 10
4.0PUAN
Hamlet
Shakespeare'in ölümsüz eserlerinin başında gelen "Hamlet" bütün dünyada ünlü tiradlarıyla bilinmektedir. Türkiye de bu başeseri gözden kaçırmamış, her dönem sahnelerine taşımıştır. Danımarka Prensi kimliğiyle sahnede görülen Hamlet, hırçın ve zeka gücüyle amcası ile annesinin ihanetlerini ortaya serer ve oyun boyunca direnen muhteşem bir karakter sergiler. Yüzyılları aşarak günümüze kadar gelen bu hikâye her çağda ayakta alkışlanmış ve hâlâ alkışlanmaktadır. Oyuncular değişse de Shakespeare'in tiradları kim bilir daha kaç asır alkışlanmayı sürdürecek.
 
Detay
  •   Tür : Diğer - Karışık, Dünya Klasikleri
  •   Okundu: 359
  •   5
      0
  •   Sayfa : 176
  •   Yayın : 2013
  •   0
  Puanı :4.0/ 10
2.0PUAN
Kırmızı Pazartesi

Kolombiyalı büyük yazar Gabriel García Márquez'in 1981'de yayımlanan yedinci romanı Kırmızı Pazartesi, işleneceğini herkesin bildiği, engel olmak için kimsenin bir şey yapmadığı bir namus cinayetinin öyküsü. Hem Kolombiya'da, hem de yayımlandığı dünyanın dört bir yanındaki pek çok ülkede sarsıcı etkileri olmuş bir roman. Usta yazar, çocukluğunu geçirdiği kasabada yıllar önce yaşanmış bir cinayet olayını aktarıyor. Romanın kahramanı Santiago Nasar'ın öldürüleceği daha ilk satırlardan belli. Kırmızı Pazartesi, yalnızca bir cinayetin arka planını değil, bir halkın ortak davranış biçimlerinin potresini de çiziyor. Böylece, sonuna dek ilgiyle okuyacağınız bu kısa ve ölümsüz roman, bir toplumsal ruhçözümü niteliği de kazanmış oluyor.

Detay
  •   Tür : Edebiyat
  •   Okundu: 108
  •   0
      0
  •   Sayfa : 111
  •   Yayın : 2016
  •   0
  Puanı :2.0/ 10
2.5PUAN
İncir Kuşları
Boşnak Kızın Bir Solukta Okunan Gerçek Hikâyesi... Çok satan romanlarıyla tanınan ve geniş okur kitlesine sahip yazar Sinan Akyüz yine ses getirecek son kitabıyla okurlarını selamlıyor. Alfa Yayınları'ndan çıkan İncir Kuşları'nda yazar, Bosnalı bir genç kız olan Suada'nın gerçek yaşamından yola çıkıyor. Okuru savaşın ve aşkın yakıcı gücüne tanıklığa davet ediyor. Bosna tüm bilinmeyenleriyle ilk kez Sinan Akyüz kalemiyle yazıldı... Sinan Akyüz dünyanın seyirci kaldığı bir soykırımı Suada'nın öyküsüyle yeniden gündeme getiriyor. Yakın tarihi edebiyatla buluşturan yazar, aşkın içinde "savaşı ve şiddeti", savaşın içinde de "aşkı ve inancı" ustalıkla harmanlıyor. Bu romanla Bosna Savaşı'nın bilinmeyen bambaşka bir yüzü gün ışığına çıkarken; kitap okuyucusuna sürpriz bir sonla veda ediyor. Arka Kapak... Aynı ırktan geliyorlardı.

      Aynı dili konuşuyorlardı. Bir tek dinleri farklıydı. Biri Müslüman Boşnak genci, diğeri ise Hıristiyan Sırp'tı. İkisi de konservatuardaki aynı Boşnak kızına âşık olmuşlardı. Ve bir gün bu iki genç, güzeller güzeli Suada'ya aşklarını ilan ettiler. Ancak gençlerden biri aşkına karşılık bulmuş, diğeri ise "Kalbimde iki kişiye yer yok" cevabını almıştı. Takvim yaprakları 6 Nisan 1992'yi gösterirken bir bomba düştü beyaz zambakların açtığı yüreklere… Suada patlak veren savaşın estirdiği rüzgârda âdeta savrulan bir yaprak gibiydi. Savruldu, savruldu, savruldu... Sonra da kader onu bir zamanlar 'hayır' dediği genç adamın eline esir düşürdü. Genç adam, o gün ela gözlü çöl ahusuna bakmış "Kader bizi ne inanılmaz bir şekilde birleştirdi, görüyor musun Suada?" demişti. Modern zamanlarda Avrupa'da yaşanmış bir soykırımda, kadere inananların romanıdır İncir Kuşları... Bu kitap tamamen gerçeklere dayanmaktadır...
Detay
  •   Tür : Hikaye - Öykü, Alfa Yayınevi
  •   Okundu: 1213
  •   0
      1
  •   Sayfa : 328
  •   Yayın : 2012
  •   0
  Puanı :2.5/ 10
300x250 Reklam Alani
  BENZER HABERLER
  POPÜLER ÜYELER Nasıl İşliyor ?
  Nasıl İşliyor?
Üyelerimizin bulunduğumuz ay içerisinde filmlere yapmış olduğu yorumlar, yorumlarının uzunluğu ve karakter sayısı , film puanlamaları ve filmin iyi veya kötü olduğunu belirledikleri işlemlerle özel geliştirmiş olduğumuz bir puanlama sistemi sayesinde popüler üyelerimiz belirlenmektedir.

Ayın popüler üyelerine 1 haftalık VİP üyelik hizmeti sunulmaktadır. Durmayın , sizde VİP üyelik yarışına katılın...
  Yorum Alanı 0 Yorum Yapılmış
Misafir